1. Servet-i Fünunun en önemli yazarlarından birisi de Mehmet Rauf’tur. Edebiyatımızda psikolojik romanın ilk örneği Eylül romanıyla vermiştir.
2. Bu romanda olay yok denecek kadar basittir. Eserde dış gözlemlerden ziyade iç gözlemler üzerinde durulmuştur.
3. eserde gizli aşk ele alınmaktadır. Sizce gizli aşk ne demktir?
4. Sıkıldığınız ya da yalnız kaldığınız zamanlarda neler yaparsınız? Yaşantınızı sıkıcı görüyorsanız, bunu değiştirmek istediğiniz oluyormu?
Servet-i fünun Edebiyatı’nın önemli yazarlarındandır. İstanbul’da doğdu. Eyüp Rüştiyesinde ve deniz lisesi’nde okudu . uzun süre ordudaki görevinde çalıştıktan sonra, subaylıktan ayrılarak yazı hayatına atıldı. İlk yazılarını Halit ziya Uşaklıgil’in İzmir’de çıkardığı Hizmet gazetesinde yayımladı. Daha sonra İstanbul’daki mektep dergisinde yazılarını Rauf vicdanı takma adı ile yayımladı. 1896’da servet-i Fünun topluluğuna katıldı. Hikaye ve roman yazarı olarak asıl üne bu topluluk içinde ulaştı. Servet-i Fünun topluluğunun 1901’de dağılmasıyla 1908 yılına kadar hiçbir yazı yayımlamadı. Bu tarihten sonra yazı hayatının ikinci dönemi başladı. Roman, hikaye, tiyatro, tenkit, gazetecilik gibi çeşitli alanlarda çalışmalarda bulundu. 1931 yılında İstanbul’da öldü.
Mehmet Rauf, tıpkı Halit Ziya gibi edebi kültürünü yerli romancılarımızdan ve onların eserlerinden almıştır. Fransızca ve İngilizce öğrendikten sonra batılı yazarları tanımıştır. Roman ve hikayelerinin temasını kişisel tutkular ve romantik aşklar oluşturmuştur. Zengin ailelerin her türlü olanaklarıyla yetişmiş, kışları konaklarda, yazları Boğaziçi ve Adalarda oturan insanların romantik duygularını işlemiştir. Bu romantikliğin kimi eserlerinde realizme yöneldiği görülür. En başarılı romanı eylül ilk psikolojik roman örneğidir. Romantik bir aşkı işleyen bu eserde kahramanların psikolojik durumları en ince ayrıntısına kadar başarılı bir şekilde verilmiştir.
Tahlillerde ayrıntıya girebilmek için olayları basit kahramanların sayısını az tutmuştur. Tahlillerin uzunluğuna rağmen sıkıcı olmaması yazarın başarısına dayanır. Gerek karakterlerin ve gerekse olayların tahlil ve tasvirlerinde gözlem ön planda gelmekle beraber yazarın buna uymadığı bazen gerçeklerden uzaklaşmasıyla görülür. Dili, Halit Ziya’ya göre daha sadedir. Fakat Üslubu oldukça düzensizdir. Bu yüzden eserlerinde basit cümle yanlışlıklarına bile rastlanabilir. Mehmet Rauf sanatlı anlatımdan kaçındığı için üslubunun Halit Ziya’nınkine oranla daha akıcı olduğu görülür. Yazarın bu özelliklerini hikayelerinde de aynen görmemiz mümkündür
Başlıca eserleri:
Romanları: eylül (1901), Ferda-yı Garam (1913), Genç Kız Kalbi (1914), Karanfil ve Yasemin (1924), Böğürtlen (1926), Define (1927), son Yıldız (1927) Kan Damlası(1928), halas (1929), Yara (1935)
Hikayeleri: Aşıkane (1908), son Emel (1913), bir aşkın Tarihi (1914), Hanımlar Arasında (1914), Menekşe (1915), Mazide Bir Günah (1920), İlk Temas, ilk Zevk (1922), Aşk Kadını (1923), Kadını isterse (1923) Eski aşk Hikayeleri (1927).
EYLÜL
Süreyya Beyle Suat hanım beş yıldan beri evlidir. Bir yaz, Boğaziçi’nde , Yenimahalle2de küçük bir ev kiralarlar. Mutludurlar. Süreyya’nın arkadaşı necip, bunların aile dostudur. Sık-
Sık gelip yanların misafir kalmaktadır.
Necip, Suat’a çok değer vermekte, ona karşı derin bir saygı beslemektedir. Bu değer veriş ve saygı zamanla şiddetli bir sevgiye dönüşür. Genç adam, sevgisini içinde gizlemektedir. Bir gün dayanamaz, Suat’ın eldivenin bir tekini çalar. Bir süre sonra hastalanır, humma nöbetleri arasında hep bu eldiveni sayıklar Suat bunu öğrenince eldivenin öbür tekini de verir, böylece her iki tarafın birbirine karşı duyduğu aşk açığa vurulmuş olur. Fakat ne Necip arkadaşına ne de Suat kocasına hıyanet edebilecek yaratılıştadır. Bu aşkı içlerinde yaşatırlar. Kış gelince yine konağa taşınırlar. Aşk gittikçe şiddetlenir ve bu iki insan karşılıklı, dayanılmaz acılara göğüs gereler. Konakta yangın çıkar, Suat konakta kalmıştır. Necip onu kurtarmak için evin içine atılır ve Suat’la birlikte aynı ateşte yanar.
Karanlıkta bu canhıraş bir feryatla başladı, ardından koşuşmalar, gürültüler, çığlıklar gittikçe artar, devam ederek çevreye yayılıyor, etraftan toplaşan telaşlı, çılgın kalabalık bir nehrin coşuşu gibi uğuldayarak yağılıyordu, koşuyor, bağırıyordu ve bütün bu sesler arasında gittikçe büyüyen bir uğultu vardı ki her şeyi yutuyor çığlıklar, naralar, bunun içinde kayboluyordu; ve bu çatlayan, kırılan camların, binanın orasından burasından boğulurcasına çıkan,hücum eden orada siyah , burada beyaz, ötede kızıl kızgın dumanların uğultusuydu; bir zaman geldi ki bir taraf bütün ateş oldu. Homurdayarak , çatlayarak, gürleyerek, alevler etrafı tuttu ; o zaman o tablo bütün bütün etrafa yayıldı, her köşeden yükselen feryatlar, naralar, çığlıklar birbirine bir kıyamet gibi karıştı…
Onlar içeride, ilk telaşın heyecanıyla sersem, çılgın, dışarı fırlamışlardı; henüz dumanlarla kıvrılan yalnızca içeriden bir kısımda homurdanan ateşin iyice aydınlatamadığı kış gecesinde birbirlerini arıyordu; camların bir kısmı patlıyor, bazısından duman, birkaçından ateş görünüyordu. Selamlık tarafı artık ateş içindeydi.
Bahçenin uğursuz aydınlığında koşuşan, haykırışan hayaletler arsında perişan kulakları yırtan bir sesle bir kadın “Süreyya, Süreyya!”diye seslenerek birini arıyordu; bu hanım efendiydi ki efendiyi bir tarafa götürerek onlar için koşuyordu, sonunda onu bulduğu zaman, “Suat, o nerede?” diye haykırdı Süreyya deli gibiydi. İşitmiyordu, bilmiyor, görmüyor gibi “ beraberdik çıkıyorduk…Fakat bilmem…” diye inliyordu, sonra acı bir çığlıkla “Suat, Suat!” diye çağırmaya, oraya buraya sersem sersem koşmaya başladı. Bir an bahçedekilerin hepsinde bu feryat işitildi “Suat, Suat!…” fakat hiçbir cevap yoktu.
Sonra bir kısık ses daha işitirdi. “Suat mı? Yok mu? Niçin?” Bu Necip’in sesiydi. Süreyya ile karşılaştılar, boğuk bir sesle birbirlerine haykırıştılar, ihtiyar kadın feryat ederek “Lakin Allah aşkın koşunuz, bakınız kızcağıza….” Diye yalvarıyordu birisi “sakın içeride kalmasın…” dedi.
O zaman Necip’le Süreyya’nın kapıya doğru koştuğu görüldü.
Aşağıdaki merdiveni henüz ateş sarmamıştı, yalnızca bir duman boğuyor, çatırtıdan, hararetten bunalıyorlardı, haykırarak merdivenin üst başına durdular, Selamlık tarafına giden koridor ateş içindeydi, harem sofası yoğun bir dumanla kayıyor, Süreyya’nın odası köşede duman içinde kayboluyordu; o zaman Süreyya orada içeri girmeye cesaret edemeyerek: “Suat! Suat!” diye haykırdı. Necip kapının önüne kadar koşmuştu, dehşetli bir hareketle boğuluyorlardı, tekrar necip, “Suat”! diye inledi, ikisine de bir inilti işitiyoruz gibi geldi, Fakat ses korkunç bir çatırtıyla boğuldu, bir fırından fışkıran alev gibi yakarak eriterek duman içinde önce bir saniye ikincide tereddüt ettiler, fakat sonra Süreyya, Necip’in vahşetle haykırarak içeri atıldığını gördü, “Necip!” diye koşmak istedi; fakat dehşetli bir çatırtıyla tavanın yıkılıp oda kapısının ateş içinde kaybolduğunu görerek deli gibi döndü…
Eylül, Mehmet Rauf,
sayfa: 281 , 282, 183
DEĞERLENDİRME SORULARI
1. Eylül romanı ile Aşk-ı Memnu romanındaki konuyu karşılaştırınız
2. Halit Ziya Uşaklıgil ile Mehmet Rauf’un sanatçı kişiliklerini karşılaştırınız…
3. Edebiyatımızda Eylül romanına benzeyen başka eserleri araştırınız.
Cevaplar Alttadır.

Yorumlarınızdan…