ÖYKÜCÜLÜĞÜMÜZÜNHÂL VE GİDİŞATI(*) Romandaki intihal tartışmaları, şiirdeki dört haneli enflasyon olgusu sürerken, Türk öykücülüğünün, yüzyıllık baharı yeni yılda da sürüyor. 2002 yılının birinci altı ayında yayımlanan öykü kitabı sayısı 54’e ulaştı. Eylül ayından itibaren yayıncılıktaki alışılmış hareketliliği göz önüne alırsak bu rakamın, 2001 yılı rakamlarının üstünde gerçekleşeceği aşikar görünüyor.Gürsel Aytaç, Mustafa Kutlu, Hüseyin Su, Sennur Sezer ile Füsun Akatlı’nın eleştiri ve değini yazılarıyla yine destekleneceği, Hece, Adam Öykü, Dergah ve Üçüncü Öyküler dergilerinin genç öykücülere tanıdıkları imkanların artarak devam edeceği de düşünülürse söz konusu baharın önümüzdeki yıllarda da istikrarlı bir şekilde süreceğine hükmedilebilir.Bu bağlamda, Timaş Yayınları’nın yeni öykü dizisini de vurgulamak gerekir. Timaş, son iki ayda, Fatma Karabıyık Barbarosoğlu’nun “Ahirzaman Gülüşleri”, Münire Daniş’in “Uykusuz Düşler”, Fatma Şengil Süzer’in “Avlunun Uğultusu”, Sadık Yalsızuçanlar’ın “Varlığın Evi” adlı öykü kitaplarını yayımladı; Abdullah Harmancı ile Necdet Ekici’den birer öykü kitabını da önümüzdeki günlerde okura sunacak.Fatma Şengil Süzer ile Abdullah Harmancı, kitaplarıyla öykücüler kervanına katılan yeni isimler; ilk kitaplarının yayımıyla birlikte zaten güzel olan öykülerini, bu motivasyonla çok daha iyi noktalara taşıyacakları tahmin edilebilir.Konu öykünün baharı olunca, öykünün münbit dünyasına, tohumun toprağa düşüşüne eş bir sessizlikle düşüveren “Derin Siyah”tan bahsetmemek ne mümkün! Derin Siyah, Yıldız Ramazanoğlu’nun Mart 2002’de Söylem’den çıkan ilk öykü kitabının adı. Kitapta yer alan onbir öyküden ikisi şah öykü: “Mor Gülümseme” ve “Ağrı Prensesi”… Onbir öyküden onunun konusu kadınlar; bu öykülerdeki erkekler de kadın bakış açısıyla ve edilgen bir konumlandırmayla veriliyor; kitabın tek “erkek” öyküsü “Omega”nın en zayıf öykü oluşundan hareketle, Ramazanoğlu’nun hem cinslerinin dünyasını anlama ve aktarmadaki yetkinliğini öncelikle belirtmemiz gerekiyor.Mehtap Turu, Ses Tutulması ve Derin Siyah adlı öyküler fantastik kurguyla, diğerleri ise izlenimci, yer yer kamera tekniğine ve bilinçakışına tabi bir kurguyla anlatılmış. Sıradan bireylerin sessiz ve sakin dünyalarındaki dinamik unsurular zengin ayrıntılarla seçkinleştirilirken, yine bireysel hayat planında kimi toplumsal durumlara, öykünün sıkletiyle doğru orantılı olarak (örneğin: Omega, Kriz ve Derin Siyah öykülerinde) canalıcı eleştiriler yöneltilmiştir.Ramazanoğlu’nun, çoğu öykülerinin kişileri adsızdır. Yazarın, üç öyküsünde yer alan “Aysel” adına karşı muhtemel özel sevgisi dışarıda tutulacak olursa, adsızlığı, öykü kişilerinin genelleştirilebilmesi için bilinçli olarak seçtiği düşünülebilir.Zengin ayrıntılar dedik. “Gecenin her şeyi kalın bir örtüyle bürüdüğü, ölüm provalarının kol gezdiği, uykunun demlendikçe demlendiği bir vakitte dede musluk şırıltısı, terlik tıkırtısıdır çocuk için. (Ses Tutulması)”; “Zamanla hayat da vücudun şeklini alıyor. Yolun eğimine göre bükülen bedenimin, koltuğumun ve yol çizgilerinin kaçınılmaz uyumu bu. (Yol Hikâyesi)”; “İnsanları kör bir kediyle göz göze getirmek hoşuna gidiyor. Tombul kadınları sıska hayvanlarla sarsmak, yürekleri ürpertmek… (Ağrı Prensesi)”; “Gece aralıksız yağan yağmur kedilerin tüylerini ipek gibi parlatmıştı. (Tuhaf Bir Sabah)”; “Bir yılın içinde kira artırım günü olması, o yılın çok çabuk geçip gitmesine… (Kriz)” vd. gerçekten yerli yerinde keşfedilmiş ve sunulmuş ayrıntılar. Ramazanoğlu’nun gerçek bir ayrıntı düşkünü olduğunu söylerken, “İlk kez inekle derin derin bakışıyoruz. Gözlerimiz aynı renk. (Köyün İlk Günü)” örneğindeki gibi, zaman zaman hızını alamayıp, garip cümleler düşmekten ayrıntı adına kaçınamadığını da söylememiz gerekiyor. “Derin Siyah”, elbette dil, tanım ve sunum düzeyinde ilk olmanın küçük kusurlarını da içeriyor. Ancak Ramazanoğlu’nun ilk kitapta ulaştığı net başarı, bu küçük kusurları silikleştiriyor. Evet, öykünün baharı, bahar yüzlü öykülerle sürüyor. ***Dedik ki, “Öykünün baharı sürüyor.” Sürüyor ama bu bahar nitelikli kalem sevdalılarının kanını kaynattığı oranda niteliksiz kalem maceracılarının kanını da kaynatıyor; elbette ilkinden güzellikler, ikincisinden çirkinlikler doğuyor. İyi de mesele nedir diyeceksiniz? Mesele şu: 1)Öykü, şiirin tam aksine maliyeti olan bir uğraştır. Şiirle edebiyata ısınıp, şair bolluğunda kendilerine mahsus yer açmanın zorluğunu gören “uyanıkların”, bu maliyeti göz önüne almaksızın öykücülüğe soyunmaları,2)Bu hal üzere yazdıkları öykümsüleri, demlenmeye bırakmaksızın, diğer bir söyleyişle adına zaman denilen en haklı eleştirmenden gelecek sesi (ki bu ses ilkin ilgilinin sinesinden yükselecektir) beklemeksizin kitaplaştırmalarıdır. İyi öykü yazmak ve dolayısıyla iyi öykücü olmak için zamana sahip olmak, elzem kitapları edinmek, onları okumak, değerlendirmek, özümlemek, yazı dilini zenginleştirmek, tanıklıklarını / gözlemlerini test etmek, uygun bir çalışma ortamına sahip olmak, bereketli edebiyat dostlukları kurmak hatta yaşayan bir ustadan belli bir süre yardım almak ve tüm bunlardan sonra yazılacak öykülerin içeriğinden tümüyle mutmain oluncaya kadar yayımlamaksızın beklemek gerekirken, son zaman öykü heveslilerinin bu gerekliliklere çok fazla aldırmadıklarını fark ediyorum. Bunu fark eden, dillendiren bir ben miyim? Hayır. Bir şifahi görüşmemizde Necati Mert’in aynıyla dile getirdiği bu kaygılara, Cemil Kavukçu da Radikal Kitap’ın 80. sayısında değindi. Efendim, somutlaştıralım, bunların örneklerini verelim. Hayır! Ben içten içe kendini duyurmaya başlayan enflasyonist bir eğilimden bahsediyorum; yavaş yavaş su damlalarının kerpicin üstüne düşmeye başladığını, öykünün sağlam duruşu yanında bunun şimdilik bir değer ifade etmediğini ancak zaman içinde ciddi bir problemin baş gösterebileceğini
söylemeye çalışıyorum. Öykü de sanatın diğer türleri gibi naiftir, narindir; köklü bir miras oluşuyla güçlülük, sağlamlık, devamlılık arz etmesine rağmen zorbaca tutumlardan, cahillerin tasallutundan çok çabuk etkilenir. Kendisine rikkat, ihtimam gösterenlerin elinde sahibince okşanan, sevilen çiçekler gibi açılıp, serpilirken, onu kendi yükselişleri için bir merdiven olarak gören, zihinsel masturbasyonları için bir araç sayanların elinde aslî renklerini yitirerek kısırlaşır ve ölür. O halde ne yapmalı? Evet, rikkat, ihtimam, tamam ancak bu sorumluların sorumluluklarını ortadan kaldırmıyor. Tahrif etmede, çirkinleştirmede ısrarları sabit olan genç heveslileri ifşa edelim, tırpanlayalım, böylece onların önlerini kesmiş, problemi büyümeden çözmüş oluruz! Doğrusu ilk bakışta olumlu gibi görünen bu teklife katılamıyorum çünkü bunun söz konusu meselenin halline yeteceğine inanmıyorum. Ben derim ki, öykü alanı, çirkinliklerin hemen sırıtacağı bir şekle getirilinceye kadar zaman zaman temizlenmeli, dolayısıyla son beş yılda kötü öykü yazdıkları halde, duygusal ya da ideolojik nedenlerle veya yaşları-başları, oryantal kabiliyetleri, kapak kızı/oğlanı imajları, sosyal rolleri nedeniyle bir tür dokunulmazlık zırhı içinde vaki enflasyonist eğilimi besleyenler, öykü heveslilerine çirkini şirin gösterenler edebi teamüllere uygun olarak ifşa edilmeli, adları ancak kağıt, mürekkep ve işgücü israfıyla ilgili bir konuda zikredilmeye değebilecek “Karanfil ve Hançer”, “Kayıp Hikâyeci”, “Uçu”, “Siyabesta” vb. öykümsü kitaplar kağıt hurdacısına havale edilmelidir. Ancak bundan sonra “Bahar Aşkı”nı, “Hayat Belirtisi”ni, “Postu Modern Kızıl Tilki”yi söz konusu bağlamda sigaya çekmek ve zikredilen meseleyi köklü olarak halletmek mümkün olabilecektir. Adımımızı atacağımız yerin temizliğinden emin olabilmemiz için önce ayağımızı kaldırdığımız yerin temizliğinden emin olmalıyız.
26 Aralık 2009 saat 16:28
biyoloji 2. yazılı soruları gerekli.
12 Ocak 2010 saat 16:59
yaaaaaaaaaaaaa