.
Kas 25

Gamze Özçelik Biyografi
Mesleği: Sunuc & Model & Manken
Doğum Yeri: İstanbul
Doğum Tarihi: 26 Ağustos 1982

Gamze Özçelik, 26 Ağustos 1982, İstanbul’da doğan Türk oyuncu, sunucu ve model.

Maltepe Anadolu Lisesi ve Bilgi Üniversitesi’nde eğitimini tamamladıktan sonra, 1999′da Elite Model Look 4. sü, 2000′de Kanal D 2. güzeli seçilmiş ama bir hayır defilesi dışında podyuma çıkmamış, oyunculuğa ağırlık vermiştir. Popstar isimli yarışma programında sunuculuk yapmış ve tüm Türkiyenin beğenisini kazanmıştır.

2005 yılı içinde cep telefonu kamerası ile gizlice çekilen görüntüleri nedeniyle yıl içinde Google Türkiye’de en çok aranan isim olmuştur. Bu görüntülerin tecavüz olduğu adli tıp tarafından kanıtlanmış ve zanlı Gökhan Demirkol 10 yıl hapis istemiyle yargılanmıştır. Bu zor günlerinde en çok işine sığınmış ve ‘Seni Seviyorum’ isimli tiyatro oyununda oynamıştır. Ardından “Arka Sokaklar” isimli polisiye dizide oynamış ve dizi büyük beğeni kazanmıştır. Gamze Özçelik verdiği hukuk mücadelesinin peşini bırakmamış ve tecavüzcü eski sevgilisini 8 yıllık cezaya mahkum ettirmiştir. Herzaman Türk adaletine güvendiğini belirterek ve veridiği mücadelede haklı olduğunu kanıtlayarak tekrar insanların sevdiği oyuncu olarak ekranlarda başarılarını imzalamaktadır.Buzda Dans, Popstar, Türkstar gibi başarılı yarışma programlarının sunuculuğunu üstlenmiş ve birçok özel gecenin sunumunu yapmıştır.

admin tarafından yazılmıştır \\ etiketler: , , , , , , , , , , , ,

Kas 25

Necip Fazıl Kısakürek Biyografi
Mesleği: Şair & Yazar
Doğum Yeri: İstanbul, Türkiye
Doğum Tarihi: 26 Mayıs 1904

Necip Fazıl Kısakürek, 26 Mayıs 1904′de İstabul’da doğdu. Maraş’lı bir soydan gelen Necip Fazıl’ın çocukluğu, mahkeme reisliğinden emekli büyük babasının İstanbul Çemberlitaş’ta ki konağında geçti. İlk ve orta öğrenimini Amerikan ve Fransız kolejleri ile Bahriye Mektebi’nde (Askeri Deniz Lisesi) tamamladı. Lisedeki hocaları arasında dönemin ünlülerinden Yahya Kemal, Ahmet Hamdi (Akseki), İbrahim Aşkı gibi isimler vardı.

İstanbul Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nü bitirdikten (1924) sonra gönderildiği Fransa’da Sorbonne Üniversitesi Felsefe Bölümünde okudu. Paris’te geçen bohem günlerinden sonra, Türkiye’ye dönüşünde Hollanda, Osmanlı ve İş Bankalarında müfettiş ve muhasebe müdürü olarak çalıştı. Bir Fransız okulu, Robert Kolej, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi, Ankara Devlet Konservatuarı, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde hocalık yaptı(1939-43). Sonraki yıllarında fikir ve sanat çalışmaları dışında başka bir işle meşgul olmadı.

Şairliğe ilk adımını on yedi yaşında iken, annesinin arzusuyla başladı ve ilk şiirleri Yeni Mecmua’da yayımlandı. Milli Mecmua ve Yeni Hayat dergilerinde çıkan şiirleriyle kendinden söz ettirdikten sonra, Paris dönüşü yayımladığı Örümcek Ağı ve Kaldırımlar adlı şiir kitapları onu çok genç yaşta çağdaşı şairlerin en önüne çıkararak edebiyat çevrelerinde büyük bir hayranlık ve heyecan uyandırdı. Henüz otuz yaşına basmadan çıkardığı yeni şiir kitabı Ben ve Ötesi (1932) ile en az öncekiler kadar takdir toplamayı sürdürdü.

Necip Fazık Kısakürek, Şöhretinin zirvesinde iken felsefi arayışlarını sürdürüp içinde yeni bir dönemin doğum sancısını hissettiği için 1934 yılı gerçekten de hayatının yeni bir dönemine başlangıç olur. Bohem hayatını en koyu rengiyle yaşadığı günlerde Beyoğlu Ağa Camii’nde vaaz vermekte olan Abdülhakim Arvasi ile tanışır ve bir daha ondan kopamaz. Necip Fazıl’ ın hemen tümünde üstün bir ahlak felsefesinin savunulduğu tiyatro eserlerini birbiri ardına edebiyatımıza kazandırması bu döneme rastlar. Tohum, Para, Bir Adam Yaratmak gibi piyesleri büyük ilgi görür. Bu eserlerden Bir Adam Yaratmak, Türk tiyatrosunun en güçlü oyunlarındandır.

Necip Fazıl’ın şairliği ve oyun yazarlığı kadar önemli yönü, çıkardığı dergiler ve bu dergilerde çıkan yazılarla sürdürdüğü mücadeledir. Haftalık Ağaç dergisi(1936, 17 sayı) dönemin ünlü edebiyatçılarının toplandığı bir okul olmuştur. Büyük Doğu dergisinde çıkan yazılarıyla İsmet Paşa ve tek parti (CHP) yönetimine şiddetli bir muhalefet sürdürmesi sonucu hakkında açılan çok sayıda davada yüzlerce yıl hapsi istendi, Cinnet Mustatili adlı eserinde hapishane anıları yer alır. Sık sık kapatılan ve toplatılan Büyük Doğu’nun çıkmadığı sürelerde günlük fıkra ve çeşitli yazılarını Yeni İstanbul, Son Posta, Babıalide Sabah, Bugün, Milli Gazete, Hergün ve Tercüman gazetelerinde yayımlandı. Büyük Doğu’da çıkan yazılarında kendi imzası dışında Adıdeğmez, Mürid, Ahmet Abdülbaki gibi müstear isimler kullandı. 1962 yılından itibaren de hemen hemen tüm Anadolu şehirlerinde verdiği konferanslarla büyük ilgi topladı.

Kısakürek, 1980′de Kültür Bakanlığı Büyük Ödülü’nü, ‘İman ve İslam Atlası’ adlı eseriyle fikir dalında Milli Kültür Vakfı Armağanı’nı (1981), Türkiye Yazarlar Birliği Üstün Hizmet Ödülü’nü (1982) almıştır. Ayrıca Türk Edebiyatı Vakfı’nca 1980′de verilen beratla Sultan-üş Şuara (Şairlerin Sultanı) ünvanını kazanmıştır.

Necip Fazıl Kısakürek’in Eserleri

- Hikayelerim
- Cinnet Mustatili
- Bir Adam Yaratmak
- Çile
- Kafa Kağıdı
- O ve Ben
- Yunus Emre
- At’a Senfoni
- Para
- Sahte Kahramanlar
- Hazret-i Ali
- Tanrı Kulundan Dinlediklerim
- İhtilal
- Moskof
- Tohum
- Aynadaki Yalan
- Reis Bey
- Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu
- Babıali
- Sosyalizm,Komünizm ve İnsanlık
- Hitabeler
- Peygamberler Halkası
- İbrahim Ethem
- Hesaplaşma
- Esselam
- Dünya Bir İnkilap Bekliyor
- Hac
- Tarih Boyunca Büyük Mazlumlar
- Türkiye’nin Manzarası
- Çerçeve-I
- Nur Harmanı
- İman ve İslam Atlası
- Müdafaalarım
- Veliler Ordusundan 333
- Benim Gözümde Menderes
- İdeolocya Örgüsü
- Mümin-Kafir
- Senaryo Romanlarım
- Çöle İnen Nur
- Son Devrin Din Mazlumları
- Öfke ve Hiciv
- Sabır Taşı
- Ulu Hakan II.Abdülhamid Han
- Başbuğ Velilerden 33
- Çerçeve-II
- Konuşmalar
- Rabıta-i Şerife
- Doğru Yolun Sapık Kolları
- Başmakalelerim-I
- Tasavvuf Bahçeleri
- Çerçeve-III
- Namık Kemal
- Hücum Ve Polemik
- Rapor 1/3
- Rapor 4/6
- Rapor 7/9
- Rapor 10/13
- Yeniçeri
- Reşahat
- Başmakalelerim-II
- Mektubat
- Başmakalelerim-III
- Çerçeve-IV

admin tarafından yazılmıştır \\ etiketler: , , , , , , , , , , , ,

May 04


Çeşitli araştırma kitaplarına, ansiklopedilere bakıldığında, Kimlikleri farklı kişilikleri bir birine yakın, bir kaç kişi olduğunu fark etmekteyiz. Bunlardan en önemlileri; Antakya yada Şam doğumlu, arap asıllı olduğu, asıl adının Abdullah ve Ebu Hüseyn, Ebu Yahya ve Ebu Muhammed künyeleri ile tanındığı bilinmekte, ”Battal” ismini kullandığı ve Arapça “kahraman” manasına geldiğinden kolaylıkla bu isme sahip olduğu tahmin edilmektedir.

Bizans kayıtlarını tutan tarihçilerin yazdıkları eserlerde , böyle mert ve cesur derecede hayranlık bırakan kişinin Türk olduğunu , yıllarca Bizans’a karşı, verdiği üstün mücadeleleriyle Bizans İmparatorluğunu yıldırdığını bildirmektedir. Bu kişinin ise Malatya serdarı horasanlı Hüseyin Gazinin oğlu Cafer, bir diğer adıyla; Battal Gazi olduğu anlaşılmaktadır.

Battal Gazi’ye kolaylıkla sahip çıkılması bu durumun, aynı yüzyıllarda yaşayan farklı kişilerin abartılarak çoğaltılması, halkın böyle bir kişiyi kendi milletine yakıştırması ve methiyeler dizmesi sonucu ortaya çıktığı bir gerçektir.

Bizans kaynakları ,Kendileriyle uzun yıllar mücadele eden ;Battal Gazi’nin yenilmez bir Türk savaşçısı olduğunu belirtmeleri ve yıllarca yaşanan olayları dilden dile,kulaktan kulağa anlatmaları ve yabancı araştırmacı-yazarların da bunu günümüze kadar ulaştırmaları bize gerçeği göstermektedir.Hatta o kadar meşhur olmuştur ki Rumların kiliselerinin birinde Hıristiyan kahramanlarının tasvirlerinin arasında Battal Gazi’nin Resmi yer almıştır.

Annesi peygamber sülalesinden; Saide hatun olup ,Annesi,iki oğlu ile hanımı Zeynep hatunun makamları Battal Gazide’ dir. Battal Gazi’nin babası Hüseyin Gazinin mezarı Divriği Kalesinde ,Kayınpederi Hasan Gazi’nin mezarı ise Darende kalesinin doğu kısmında bulunmaktadır.

Battal Gazinin doğduğu ev , Battalgazi ilçesinin güney batısında, orduzu sınırlarından ilçe sınırlarına giren derme deresinin iki kol halinde ayrılarak devam ettiği ara bölgededir.Bu yer ile ilgili olarak Evliya çelebi yazısında şöyle demektedir:

”Aspuzu bağları içinde bulunan Hane-i Seyyid Battal Gazi-i Horasani faydalı ve sade ev idi.Battal Gazi’nin ruhunun kudreti ile yedi yüz yıldan beri buraya zerre kadar bir zarar gelmemiştir.Bu hanedana muhabbeti olan Melik Ahmet Paşa ,tekkeyi dört tarafından genişleterek yeniden bir büyük kubbe inşa ettirmiş.içine parmaklıklarla çevrili yüksek yerler yaptırmış.ziyarete gelenler için mutfaklar inşa ettirerek yüzlerce bakır kap vakfetmiştir.Türbedarına teslim ettiği tekkenin çalışma kontrolünü şehir halkına bırakarak sicile kaydettirmiştir.Halen tekke ve ziyaretgah olarak meşhurdur. Fukarası eksik değildir.İmardan sonra birkaç defa uğrayıp ziyaret ettik.Sanki yeni mimar elinden çıkmış bir dua yeri idi.Bütün şehir halkı yağmur duası için buraya toplanırlar.Duaların kabul olduğu eski bir ibadet yeridir.”

Türk-İslam aleminin gönüllerindeki Battal Gazi,uzun boylu ,buğday tenli,pehlivanlıkta Hz.Hamza, heybette Hz.Ali, Evliyanın öncüsü ve alimi, yalnız Türk aleminin değil, Bizans’ın o çağda çok iyi tanıdığı ve hatta ismini duyunca etkilendiği üstün bir kişiliktir.

Battal Gazi hem okumuş, hem de savaşmıştır.Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşmasında ,Büyük Selçuklu ve Osmanlıların ,menkıbe ve destanlarından yararlandığı bir şahsiyet olmuştur.

Battal Gazi , Hz. Muhammed’in “İstanbul mutlaka feth olunacaktır.Onu fetheden komutan ne güzel emirdir ve onun askerleri ne güzel askerdir.” Hadis-i şerifinin ışığında elinden geleni ve bu fethin öncülüğünü yapmıştır.

715 Yıllarında İslam ordularının İstanbul’un kuşatmasına katılıp ferdi olarak bir çok yararlıklar göstermiştir. Bizans İmparatoru Justinyonus’un kızı Elenora ya gönül verip kaçırmıştır.

717 – 740 yılları arasında 22 yıl devam eden Akrenion savaşına katılmış ve 740 yılında Nacoleai (Prymnessia) şehrinin Mesih kalesi önünde (Eskişehir İlinin,seyit gazi ilçesinde,Battal Gazinin türbesinin olduğu yöre) şehit düşmüştür.İstanbul da Kız kulesinden kaçırdığı Elenora Battal’ın öldüğünü duyunca intihar etmiştir.

Bizans kayser’i Leon Battal’ın yaralarını tedavi ettirmek istemiş ancak hekimler çare bulamamıştır.

Selçuklu İmparatoru II.Aleaddin Keykubat’ın annesi Ümmühan hatun tarafından ,1207 – 1208 yıllarında , Battal Gazinin şehit düştüğü yerde bir büyük türbe yaptırmıştır. Elenora’ nın mezarı’da bu türbededir

admin tarafından yazılmıştır \\ etiketler:

Nis 25

Prof. Dr. Mehmet  Haberal (1944 -  .... )
Mehmet Haberal 29 Ekim 1944 tarihinde Rize ilinin Pazar İlçesi, Şubaşı (Haçapit) köyünde doğdu.

1967 yılında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun oldu ve 1971 yılının Ekim ayınına Genel Cerrahi Uzmanı oldu. Daha sonraki yıllarda Galveston, Teksas’da Shriner’s Yanık Enstitüsünde ve John Seally Hastanesinde fellow olarak çalıştı.

1974 ve 1975 yıllarında Colorado Üniversitesi Tıp Fakültesi Transplantasyon Merkezinde fellow olmak üzere 1 Ocak 1974′den 30 Haziran 1975′e kadar çalıştı. Aynı yıllarda Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahı Bölümüne bağlı olarak Yanık ve Transplantasyon Ünitesi’ni kurdu. 3 Kasım 1975 tarihinde Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Bölümü’nde, Türkiye’de ilk kez annesinden 12 yaşındaki bir çocuğa, akrabalararası böbrek naklini gerçekleştirdi.

1976 Hacettepe Üniversitesi Genel Cerrahi Doçenti olan Haberal, 10 Ekim 1978′de Avrupa Transplantasyon Birliği’nden (Eurotransplant) sağlanan ölü böbrek ile Türkiye’de ilk defa kadavradan böbrek transplantasyonununu gerçekleştirdi. Alanında birçok ilke imza atan Haberal, 2238 sayılı “Organ ve Doku Alınması , Saklanması, Aşılanması ve Nakli” yasasının hazırlanıp, 3 Haziran 1979′da yürürlüğe girmesine de öncülük etti.

Eylül 1980′de Türkiye Organ Nakli ve Yanık Tedavi Vakfı’nı kurdu ve 2 yıl sonra Mart 1982′de, Türkiye Organ Nakli ve Yanık Tedavi Vakfı’na bağlı Hemodiyaliz Merkezi’ni açtı.

8 Aralık 1988′de Kuzey Afrika, Orta Doğu ve Türkiye’de ilk kadavradan karaciğer naklini gerçekleştirdi. 1990 Ekim ayında Türkiye Organ Nakli Derneği’nin kurucu üyesi ve başkanı oldu. Alanında birçok ilk gibi 1990 yılı 15 Mart’ında Kuzey Afrika, Ortadoğu, Avrupa ve Türkiye’de ilk kez çocuklarda canlıdan segmental karaciğer naklini gerçekleştirdi. 24 Nisan 1990′da Dünya’da ilk kez yetişkinlerde canlıdan segmental karaciğer naklini gerçekleştirdi. 16 Mayıs 1992′de Dünya literatüründe ilk kez yapılan bir uygulamayla aynı vericiden, aynı anda hem kısmi karaciğer naklini, hem de böbrek naklini gerçekleştirdi. 1992 Nisan ayında “New York Academy of Sciences” üyeliğine seçildi.

14 Eylül 1993′de Başkent Üniversitesi’ni, Türkiye Organ Nakli ve Yanık Tedavi Vakfı ve Haberal Eğitim Vakfı’nı kurdu.

1999 yılında Orta Doğu Yanık ve Yangın Afetleri Derneği’ni kurdu.

Haberal, Dünya Yanık-Tedavisi camiasında tanınan bir bilim adamıdır. Eylül 2006′da ISBI (International Society of Burn Injuries/ Uluslararası Yanık Derneği)’nin Brezilya’daki Uluslararası Yanık Kongresinde bu kuruluşa başkan seçilmiştir.

1999 seçimlerinden sonra koalisyon hükümeti kurarak Başbakan olan Bülent Ecevit, 4 Mayıs 2002’de rahatsızlanarak Mehmet Haberal’ın sahibi olduğu Başkent Hastanesine kaldırıldı. Tedavisi sırasında durumu gittikçe kötüleşince ve Kontrgerilla bağlantılı generaller kendisi hakkında medya’da menfi propaganda başlatınca eşi Rahşan Ecevit tarafından apar topar hastaneden çıkartılarak evine geri getirildi. Bundan sonra sıhhati gözle görünür şekilde düzeldi ve Başbakanlık görevine devam etti. Ecevit’in rahatsızlığı sırasında hükümete yönelik tartışmalar ve erken seçim talepleri de siyasi gündeme damgasını vurmuştu.

13 Nisan 2009 Pazartesi günü, Ergenekon davası kapsamında ve Ergenekon Terör Örgütü ile bağlantılı olmak şüphesiyle, göz altına alındı. Bu soruşturma ile ilgili olarak İstanbul’a sevk edilirken dokuzuncu Cumhurbaskanı Süleyman Demirel tarafından Ankara’dan yolcu edildi. Mehmet Haberal 17 Nisan 2009 tarihinde tutuklandı. Tutuklandıktan sonra rahatsızlanan Haberal İstanbul Üniversitesi Kardiyoloji Enstitüsü yoğun bakım servisinde tedavi altına alındı.

admin tarafından yazılmıştır \\ etiketler:

Oca 09

İlk şiir çevirisini yapan, ilk makaleyi yazan ve noktalama işaretlerini ilk kez kullanan ilk Türk gazeteci

Hayatı
İbrahim Şinasi, 5 Ağustos 1826′da İstanbul’da doğdu. Topçu yüzbaşısı olan babası Mehmed Ağa, 1829′da Osmanlı-Rus Savaşı sırasında vurularak şehit olunca, annesi onu yakınlarının desteğiyle büyüttü. Şinasi, ilköğretimini Mahalle Sıbyan Mektebi’nde ve Feyziye Okulu’nda tamamladıktan sonra Tophane Müşiriyeti Mektubî Kalemi’ne kâtip adayı olarak girdi. Burada görevli memurlardan İbrahim Efendi’den Arapça ve Farsça öğrendi. Aynı kalemde görevli eski adı Chateauneuf olan Reşat Bey’den Fransızca dersi aldı.

Bu görevindeki çalışkanlığı ve başarısı nedeniyle, önce memurluk sonra hulefalık derecesine yükseltildi. 1849′da bilgisini artırması için devlet tarafından Paris’e gönderildi. Burada edebiyat ve dil konularındaki çalışmalarını sürdürdü. Oryantalist De Sacy Ailesi ile dostluk kurdu. Ernest Renan’la tanıştı, Lamartine’in toplantılarını izledi. Oryantalist Pavet de Courteille’e çalışmalarında yardım etti. Dilbilimci Littré ile tanıştı. 1851′de Société Asiatique’e üye seçildi.

1854′te Paris dönüşünde bir süre Tophane Kalemi’nde çalıştı. Daha sonra Meclis-i Maarif Üyeliği’ne atandı. Encümen-i Daniş’te (ilimler akademisi) görev yaptı. Koruyucusu Sadrazam Mustafa Reşit Paşa’nın görevinden ayrılması üzerine üyelikten çıkarıldı. Reşit Paşa, 1857′de yeniden sadrazam olunca, Şinasi de eski görevine döndü.

1860′da Agâh Efendi ile birlikte Tercüman-ı Ahvâl Gazetesi’ni çıkardı. Devlet işlerini eleştirmesi ve Sultan Abdülaziz’e karşı girişilen eylemin düzenleyicilerinin yanında yer alması nedeniyle 1863′teki Meclis-i Maarif’teki görevine son verildi. Gazeteyi Namık Kemal’e bırakarak, 1865′te Fransa’ya gitti. Orada sözcük çalışmalarına yöneldi.

Société Asiatique Üyeliği’nden ayrıldı… 1867′de İstanbul’a döndü. Kısa bir süre sonra yeniden Paris’e gitti. Burada kaldığı iki yıla yakın sürede, Fransa Milli Kütüphanesi’nde araştırmalar yaptı. 1869′da İstanbul’a dönünce bir matbaa açtı ve eserlerinin basımıyla uğraşmaya başladı. Kısa bir süre sonra da 13 Eylül 1871′de beyin tümöründen öldü.

Şinasi, Batı, özellikle de Fransız kültürü etkisinde eserler verdi. Ülkenin, Batı örnek alınarak eğitim alanında uygulanacak radikal yöntemlerle gelişebileceğini savundu. Batı hatta Fransız aktarmacılığını tek çözüm gördü. Bu amaçla yazarlığında çok yönlü bir çaba içine girdi. Gazete çıkardı, makale, şiir ve oyun yazdı, sözlük çalışmaları yaptı. Tanzimat’la başlayan Batılılaşma hareketinin öncülerinden biri olarak dil, edebiyat ve düşünce hayatının değişmesinde etkili oldu.

Düzyazılarında sade bir dil kullanılmıştır. Dildeki yalınlaşma çabasını, edebiyat ve tiyatro alanlarındaki eserleriyle desteklemiştir. Batı şiirini tanıtma, yeni şiir biçimlerini edebiyata sokma amacıyla Fransız şairlerinden tercümeler yapmıştır.

Başlıca Eserleri

Tercüme-i Manzume (Çeviri şiirler, 1859)

Müntahabat-ı Eş’ar (Seçilmiş Şiirler, 1863)

Durub-ı Emsal-i Osmaniye (Atasözleri, 1863)

Müntahabat-ı Tasvir-i Efkâr (Seçme makaleler, 2 cilt, 1885)

Şair Evlenmesi (Bir perdelik komedi, 1860)

dil ve anlatım ANASAYFA’YA DÖNMEK İÇİN TIKLA

admin tarafından yazılmıştır \\ etiketler:

Oca 09

08’e kadar sürmüştür. 1903’ten 1908’e kadar Ticaret Odası onursal katipliğini ,1905-1908 yılları arasında ise ayrıca İl Yönetim Kurulu tutanak katipliği görevini yürütmüştür.İbrahim Paşa’nın halka yaptığı zulümlerin karşısında ,halkın yanında yer almış,bunun sonunda da Şaki İbrahim Destanı adlı yapıtını yazmıştır.1899’da gençleri çevresinde toplamış,bir dernek kurmuştur.Padişah yanlısı olanlarla ,bu dernek korkunç bir savaşa girmiştir.Karşıtları,onun derisini yüzmek istiyorlardı. Akrabalarının yardımı ile Gökalp kurtulmuştur.Bu taşkınlıklar 1908’de meşrutiyetin ilanına kadar sürmüştür.Gökalp’sa bu arada Diyarbakır’da önemli bir kişi olmuştur. Meşrutiyetin kabulünden sonra İttihat ve Terakki Cemiyetinin Diyarbakır şubesini kurmuş, Bir yandan da ilkokul müfettişliği yapmıştır.’’Peyman’’ gazetesinde siyasal ve toplumsal olay- larla ilgili yazılar yayımlamıştır.1909’da İttihat ve Terakkinin Selanik kurultayına katılmış ve partinin Genel Merkez üyeliğine seçilmiştir.Genel merkez üyeliğine seçildikten sonra,orada kalmış ve çevresinde bir kültür hareketi başlatma yolunda çalışmalara girişmiştir., Ziya Gökalp,bütün dünyadaki Türkleri birleştirmeyi,güçlü bir Türk devleti kurmayı hep ta- sarlamıştır.Bu tasarımdan da Pan Türkizm(Türk Birliği)Turancılık ülküsü ortaya çıkmıştır.Bu amaçla da o,ulusçu ve Türkçü olmak gerektiğini, her fırsatta dile getirmiştir.Turancılık böyle- ce ilk canlanışını Selanik’te yapmıştır. Gökalp Selanik’te,İttihat ve Terakki Lisesi programlarına toplumsal bilimler dersi koydurt- muştur.Böylece ilk olarak önemli bir bilimsel disiplin okullarımıza girmiştir.O yıllarda Selanik, Gençlerle aydınların toplandığı bir kenttir.Gökalp,aradığını orada bulmuş,böylece kafasında Biçimlenen düşünceleri uygulamaya başlamıştır.Bir yandan da yazmayı hiç ihmal etmemiştir. Genç kalemlerden başka orada yayımlanan Felsefe dergisinde de sürekli yazıları çıkmıştır.Bu nedenle Tevfik Sedat,Demirtaş,Gökalp gibi takma adlar almıştır.Türkçülük ülküsünün ilk sesi olan ‘’Altun Destanı’’ bu sıralarda,Genç Kalemler’de yayımlanmıştır.(1911 Ocak) Çevresindeki gençlerle ve aydınlarla çabuk kaynaşan Gökalp,onlara toplumbilim ve felsefe üzerinde uyarıcı bilgiler vermiştir.Öyle anlaşılıyor ki,bu yıllarda Durkheim,ona daha yakın görünmüştür.Gene bu yıllarda Bergson da onun düşüncelerinin biçimlenmesinde rol oynamıştır. Öte yandan Türk dilinin sadeleşmesi ve ulusallaşması akımı da gelişmekte,Ömer Seyfettin,Ali Canip ve Mustafa Nemi’nin dilin bu yolda gelişimi için yazıları yayımlanmaktadır.Yabancı tam-lamalar bırakılmış,Türkçe sözcüklere geniş yer verilmeye başlanmıştır. İttihat ve Terakki Selanik şubesi,üyeleri arasında bir görev bölümü yaparak daha etkili bir çalışma düzeni yaratmak istemiştir.Bu amaçla yapılan seçimde Gökalp,gençlik işleriyle uğraşan kolun başına getirilmiştir.Böylece gençleri örgütlemek,onları aydınlatmak ve yönlendirmek görevini üzerine almıştır. 1912’de İttihat ve Terakkinin merkezi İstanbul’a taşınmış ve böylece Gökalp İstanbul’a gelmiştir.O yıllarda İstanbul’un durumu oldukça karışıktır.İki öbeğe ayrılan partiler ve gazeteler birbirleriyle çatışmaktadır.Hükümette sık sık değişiklikler olmaktadır.Bu ortam içinde bir gün 31 Mart Olayı patlamıştır.Hareket Ordusu İstanbul’a girmiş,Abdülhamit tahtından indirilmiş(14 Nisan 1909),yerine Sultan Reşat padişah olmuştur.Bu olaydan sonra İttihat ve Terakkiciler yönetimi tümüyle ele almak istemişlerdir.Partinin siyasal yanıyla kültürel yanı birbirinden ayrıdır,ancak Ziya Gökalp,siyasal konulara pek karışmamakla birlikte yalnızca bilim ve düşünce akımlarını yönetmiş,etkilemiştir.Bütün bu olaylar olup bittikten sonra parti merkezinin taşınmasıyla İstanbul’a gelmiş, Cerrahpaşa semtine yerleşmiştir.Mart 1912’de Ergani sancağından milletvekili seçilmiştir.Dört ay sonra ise meclis dağıtılmış ve Gökalp da üniversitede öğretim görevlisi olmuştur. İstanbul’a geldiğinde,hemen Türk ocağına girmiş,Türk yurdu dergisinin güçlenmesine katkıda bulunmuştur.Ülkücü arkadaşlarıyla Türklük bilincini yaratmak,yaymak istemiştir. Gelişinden kısa bir süre sonra dergi yönetim kuruluna seçilmiş,Balkan Savaşı öncesinden Birinci Dünya Savaşı başlarına kadar üye olarak kalmıştır.Derginin her sayısına bir şiir bir de yazı vermiştir.Yusuf Akçakoca onun hakkında şu sözleri söylemiştir ‘’ Gökalp imzası üstünde okunan düz ya da ölçülü yazıların topunda bir yenilik vardı.Duyulmamış,okunulmamış,üstelik akıldan geçmemiş düşünceler;yalın,arınmış,özel ve güçlü bir biçimde anlatılıyordu.Ziya Bey ,daha yineleme ve üstelemelere gereksinim duymuyordu.’’ Ziya Gökalp,Türk Yurdu’nda toplumsal bir çok yazı yayımlamıştır.Özellikle’’Türkleşmek- İslamlaşmak-Muasırlaşmak’’başlığı altındaki yazı dizisinde önemli konulara yer vermiştir.Gökalp sonraki yıllarda Yeni Mecmua’yı yayınlamaya başlamış,en değerli,en ilginç yazılarını bu dergide ortaya koymuştur.Dergilere yazı yetiştirirken İttihat ve Terakkinin merkez binasında gençlerle buluşup konuşmaktan büyük haz duymuştur.Sonradan Yeni Mecmua da bu merkez binasının alt katına taşınmıştır. Gökalp,1915’te,İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümüne sosyoloji öğretim üyesi olarak atanmıştır.Böylece,toplumbilim üniversitemize girmiştir.Üniversitede toplumbilim öğretim görevlisi olunca,o güne kadar okuyup yararlandığı batılı toplumbilimcilerin görüşlerini,yöntemlerini üniversiteye sokmuştur.Üniversitenin o güne kadar bir medrese anlayışıyla yaptığı çalışmalara da bir yön verilmiştir.Bilimsel çalışmalarına ve güçlerine inandığı bir çok gencide yardımcı olarak üniversiteye öğretim görevlisi olarak almıştır.Ziya Gökalp kendine özgü bir anlayışla üniversiteye bilimsel bir katkıda bulunmuştur.İlk yılın derslerini ‘’İlm-i İçtima’’ adıyla taşbaskısı olarak yayımlamıştır.1915/16 ders yılında genel toplum ve din toplum bilimi;1916/17’de hukuk toplum toplumbilimi; 1918’deuygulamalı toplumbilim ve 1919’da da ulusal eğitim dersleri vermiştir.1919’da üniversite içinde tutuklanıp Malta’ya sürülünceye kadar derslerini sürdürmüştür.Sürgün dönüşü üniversiteye girmek istemişse de bu isteği kabul edilmemiştir.Öldükten sonra ders verdiği felsefe dersliğine ‘’Ziya Gökalp Dershanesi’’adı verilmiştir. Malta’ya Sürgünlük ve Sonrası Gökalp’in üniversite içinde yakalanıp Malta’ya sürgün gönderilmeden önceki yıllarda Birinci Dünya Savaşı patlamış,Osmanlı Devleti de bu savaşa katılmıştır.Karadeniz’de Türk ve Rus donanmaları arasında çıkan bir olay,29 Ekim 1914’te Osmanlıların da bu savaşa katılmalarına yol açmıştır.Savaş bütün cephelerde sürmektedir.Çanakkale Boğazını geçmek isteyen donanmalara karşı verilen büyük savaş da bu arada olup bitmiştir.Yıllarca süren savaşlar sonunda 10 Ağustos1919’da Sevr Antlaşması imzalanmıştır.Bu antlaşmaya göre,kimi İttihat ve Terakki ileri gelenleri Berlin’e kaçmışlardır.Ziya Gökalp ise İstanbul’da kalmıştır.1919 Ocağında gelen polisler onu alıp Bekir ağa Bölüğüne getirmişlerdir.Durumu ailesine kendisi bildirmiş,yatak ve buna benzer eşyalar istemiştir.Kişiliğinden ve davranışlarından hiçbir ödün vermemiş,olanları soğuk kanlılıkla karşılamıştır.Dört aylık tutukluğunda asılmayı beklemiş,öğrencilerinin kendisini kurtaracağını ummuştur. Askeri mahkeme önünde 28 Nisan 1919’da yargılanmaya başlayan İttihatçılar arasındaki Gökalp,bütün İttihatçılarla birlikte Malta’ya sürgüne hük]
]>

admin tarafından yazılmıştır \\ etiketler: ,

Oca 09

Nedim 1680 yılında İstanbul’da doğdu. Fatih Sultan Mehmed döneminde yaşayan eski bir aileden geldiği söylenir. Babası Mehmed Efendidir. Dedesi Musluhiddin Efendi, Sultan İbrahim devri kazaskerlerindendir. Nasıl bir öğrenim gördüğü kesinlikle bilinmiyor. Fakat bazı kaynakların bildirdiğine göre Şeyhülislam Ebezade Abdullah Efendi’nin başkanlık ettiği kurul önünde sınavdan geçerek, hariç müderrisliği payesini aldı. Bir süre sonra Mahmudpaşa mahkemesinde naiplikle görevlendirildi. Sadrazam Ali Paşa ve Nevşehirli İbrahim Paşa tarafından korundu. Nevşehirli İbrahim Paşa, şiirlerini çok sevdiği Nedim’i muhasipliğe seçti. Daha sonra ise kütüphanesinde hafızı kütüb görevine getirdi. Bütün zevk ve eğlence meclislerinde sadrazamın ve bazı devlet büyüklerinin nedimi oldu. Ramazan aylarında, Sadrazam İbrahim Paşa huzurunda verilen tefsir derslerine katıldı. Sadrazam İbrahim Paşa aracılığı ile Sultan Üçüncü Ahmed’in bulunduğu toplantılara katılmaya başladı. Şiirleri Sultan Üçüncü Ahmed tarafından beğenildi. Bu arada Mollakırımı medresesi (1727), Sadiefendi medresesi (1728) ve aynı yıl Nişancipaşayıatik medresesi müderrisliklerine tayin edildi. Son görevi Sekbanalibey medresesi müderrisliğiydi (1730). İbrahim Paşa’nın giriştiği, doğu dillerinden tercümeler, çalışmasına katıldı. Müneccimbaşı Derviş Ahmed Dede’nin Sahaifü’l Ahbar (Haberlerin Sayfaları), Bedrüddin Avni’nin İkdü’l Cuman (İnci Dizisi) adlı eserlerini Türkçe’ye çeviren kurulda çalıştı. İçki düşkünlüğü yüzünden irtiaş (titreme) hastalığı ve ileri vahime (korku) hastalığı çeken Nedim’in, Patrona Halil isyanı sırasında bir buhran geçirerek öldüğü ileri sürülür. Müstakimzade’nin, isyanda kaçarken Beşiktaş’daki evinin damından düşerek öldüğünü belirten ifadesi ispatlanmış değildir. Şiirinde genellikle zevki ve aşkı işleyen Nedim, din ve tasavvufla pek ilgilenmedi. Padişah sadrazam ve diğer devlet büyüklerine kasideler sundu, çeşitli vesilelerle tarihler düşürdü. Aşk ve şarap kavramlarının sık sık geçtiği gazeller ve şarkılar yazdı.

dil ve anlatım ANASAYFA’YA DÖNMEK İÇİN TIKLA

admin tarafından yazılmıştır \\ etiketler:

Oca 09

Karacaoğlan’in Hayatı
1606′ doğduğu, 1679′da ya da 1689′da öldüğü sanılmaktadır. Yaşamı üstüne kesin bilgi yoktur. Bugüne değin yapılan inceleme ve araştırmalara göre 17.yy’da yaşamıştır. Nereli olduğu üstüne değişik görüşler öne sürülmüştür. Bazıları Kozan Dağı yakınındaki Bahçe ilçesinin Varsak (Farsak) köyünde doğduğunu söylerler. Bazıları da Osmaniye ili Düziçi ilçesinin Farsak köyünde doğduğunu söylerler*. Gaziantep’in Barak Türkmenleri de, Kilis’in Musabeyli bucağında yaşayan Çavuşlu Türkmenleri de onu kendi aşiretlerinden sayarlar. Bir başka söylentiye göre Kozan’a bağlı Feke ilçesinin Gökçe köyündendir. Batı Anadolu’da yaşayan Karakeçili aşireti onu kendinden sayar. Mersin’in Silifke, Mut, Gülnar ilçelerinin köylerinde, o yöreden olduğu ileri sürülür. Bir menkıbeye göre de Belgradlı olduğu söylenir. Bu kaynaklardan ve şiirlerinden edinilen bilgilerden çıkarılan, onun Çukurova’da doğup, yörenin Türkmen aşiretleri arasında yaşadığıdır. Adı bazı kaynaklarda Simayil, kendi şiirlerinden bazısında ise Halil ve Hasan olarak geçer. Akşehirli Hoca Hamdi Efendi’nin anılarına göre Karacaoğlan yetim büyüdü. Çirkin bir kızla evlendirilmek, babası gibi ömür boyu askere alınmak korkusu ve o sıralarda Çukurova’da derebeyi olan Kazanoğulları ile arasının açılması sonucu genç yaşta gurbete çıktı. İki kız kardeşini de yanında götürdüğünü, Bursa’ya, hatta İstanbul’a gittiğini belirten şiirleri vardır. Yine bu şiirlerinden anlaşıldığına göre, Bursa’da ev bark sahibi oldu, evlat acısı gördü. Anadolu’nun çeşitli illerini gezdiği, Rumeli’ye geçtiği, Mısır ve Trablus’a gittiği de sanılıyor. Yaşamının büyük bir bölümünü Çukurova, Maraş, Gaziantep yörelerinde geçirdi. Doğum yeri gibi, ölüm yeri de kesin olarak bilinmemektedir. Şiirlerinden, çok uzun yaşadığı anlaşılmaktadır. Hoca Hamdi Efendi’nin anılarına göre Maraş’taki Cezel Yaylası’nda doksan altı yaşında ölmüştür. En son bulgulara göre ise mezarının İçel’in Mut ilçesinin Çukur köyündeki Karacaoğlan Tepesi denilen yerde olduğu sanılmaktadır. Karacaoğlan Osmanlı Devleti’nin iktisadi bunalımlar ve iç karışıklıklar içinde bulunduğu bir çağda yaşamıştır. Şiirinin kaynağını, doğup büyüdüğü göçebe toplumunun gelenekleri ve içinde yaşadığı, yurt edindiği doğa oluşturur. Güneydoğu Anadolu, Çukurova, Toroslar ve Gavurdağları yörelerinde yaşayan Türkmen aşiretlerinin yaşayış, duyuş ve düşünüş özellikleri, onun kişiliği ile birleşerek âşık edebiyatına yepyeni bir söyleyiş getirir. Anadolu halkının 17.yy’da çektiği acılar, göçebe yaşantısının yoklukları, çileleri, çaresizlikleri, şiirinde yer almaz. Şiirlerindeki insana dönüklüğünün özünde belirgin olan tema doğa ve aşktır. Ayrılık, gurbet, sıla özlemi, ölüm ise şiirinin bu bütünselliği içinde beliren başka temalardır. Duygulanışlarını gerçekçi biçimde dile getirir. Düşündüklerini açık, anlaşılır bir dille ortaya koyar. Acı, ayrılık, ölüm temalarını işlediği şiirlerinde de bu özelliği göze çarpar. Düşten çok gerçeğe yaslanır. Çıkış noktası yaşanmışlıktır. Ona göre, kişi yaşadığı sürece yaşamdan alabileceklerini almalı, gönlünü dilediğince eğlendirmelidir. Yaşama sevincinin kaynağı güzele, sevgiliye ve doğaya olan tutkunluğudur. Güzelleri, yiğitleri över, dert ortağı bildiği dağlara seslenir. Lirik söyleyişinin özünde, halkının duyuş ve düşünüş özellikleri görülür. Göçebe yaşamının vazgeçilmez bir parçası olan doğa, onun şirinin başlıca temalarından biridir. Yaşadığı, gezip gördüğü yörelerin doğasını görkemli bir biçimde dile getirir. Dost, kardeş bildiği, sevgilisiyle eş gördüğü, iç içe yaşadığı bu doğa, onun için sadece bir mekan olmaktan ötedir. Şiirinin başka önemli bir teması olan aşkın varoluşu, doğadaki benzetmelerle güzelleşir. Onunla yaşanan sevinç, onun getirdiği acı doğa ile paylaşılır. Sevgili, şiirinde doğanın ayrılmaz bir parçasıdır. Şiirlerinde yer yer sıla özlemi ve ölüm temasına da rastlanır. Sevdiğinden, ilinden, obasından ayrı düşüşü özlemle dile getirir, yakınır. Ölüm de, ayrılık ve yoksullukla eş tuttuğu bir derttir. Doğa temasının yanı sıra şirinin asıl odak noktasını oluşturan aşk/sevgili kavramını, âşık şiirinin geleneksel kalıpları dışında bir söyleyişle ele alır. Onun için sevgili, düşlenen, bin bir hayal ile var edilen, ulaşılmazlığın umutsuzluğuyla adına türküler yakılan bir varlık değildir; doğa ve insan ilişkileri içindedir. Onu, yaşamdan ve bu ilişkilerden soyutlamadan verir. İlk kez onun şiirinde sevgililerin adları söylenir: Elif, Anşa, Zeynep, Hürü, Döndü, Döne, Esma, Emine, Hatice…Karacaoğlan bunların kimine bir pınar başında su doldururken, kimine helkeleri omuzunda suya giderken, kimine de yayık yayıp halı dokurken görüp vurulmuştur. Gönlü bir güzel ile eylenmez, bir kişiye bağlanmaz. Uçarılık, onun duygu dünyasının şiirsel söyleyişine yansıyan en belirgin yanıdır. Erotizm, şiirine sevmek ve sevişmek olgusuyla yansır. Kanlı-canlı sevgili, cinsellik motifleriyle daha da belirginleşir, şiirinde etkileyici bir biçimde yer eder. Onun sevgiye ve kadına bakış açısı, âşık şiirine yenilik getirir ve bu gelenek içinde etkileyici bir özellik taşır. Tanrı kavramı ve din teması şiirinde önemlice bir yer tutmasa bile, bu konudaki yaklaşımıyla da kendi şiir geleneğine yine değişik bir bakış açısı getirmiş ve sonraki kuşaklar üzerinde etkileyici yönlendirici olmuştur. Karacaoğlan yaşadığı çağda yetişmiş başka saz şairlerinin tersine, dil ve ölçü bakımından Divan Edebiyatı’nın etkisinden uzak kalmıştır. Güneydoğu Anadolu insanının o çağdaki günlük konuşma diliyle yazmıştır. Kullandığı Arapça ve Farsça sözcüklerin sayısı azdır. Yöresel sözcükleri ise yoğun bir biçimde kullanır. Deyimler ve benzetmelerle halk şiirinde kendine özgü bir şiir evreni kurmuştur. Bu da onun şiirine ayrı bir renk katar. Bu sözcüklerin bir çoğunu halk dilinde yaşayan biçimiyle, söylenişlerini bozarak ya da anlamlarını değiştirerek kullanır. Karacaoğlan, halk şiirinin geleneksel yarım uyak düzenini ve yer yer de redifi kullanmıştır. Hece ölçüsünün 11′li (6+5) ve 8′li (4+4) kalıplarıyla yazmıştır. Bazı şiirlerinde ölçü uygunluğunu sağlamak için hece düşmelerine başvurduğu da görülür. Mecaz ve mazmûnlara çokca başvurması, söyleyişini etkili kılan önemli öğelerdir. Şiirsel söyleyişinin önemli bir özelliği de, halk şiiri türü olan mani söylemeye yakın oluşudur. Koşmalar, semailer, varsağılar ve türküler şiirleri arasında önemlice yer tutar. Bunların her birinde açık, anlaşılır bir biçimde, içli ve özlü bir söyleyiş birliği kurmuştur. Pir Sultan Abdal, Âşık Garip, Köroğlu, Öksüz Dede, Kul Mehmet’ten etkilenmiş, şiirleriyle Âşık Ömer, Âşık Hasan, Âşık İsmail, Katibî, Kuloğlu, Gevheri gibi çağdaşı şairleri olduğu kadar 18.yy ve şairlerinden Dadaloğlu, Gündeşlioğlu, Beyoğlu, Deliboran’ı, 19.yy şairlerinden de Bayburtlu Zihni, Dertli, Seyranî, Zileli Talibî, Ruhsatî, Şem’î ve Yeşilabdal’ı etkilemiştir. Daha sonra da gerek Meşrutiyet, gerek Cumhuriyet dönemlerinde, halk edebiyatı geleneğinden yararlanan şairlerden R.T. Bölükbaşı, F.N. Çamlıbel, K.B. Çağlar, A.K. Tecer ve C. Külebi, Karacaoğlan’dan esinlenmişlerdir. Şiirleri 1920′den beri araştırılan, derlenip yayımlanan Karacaoğlan’ın bugüne değin, yazılı kaynaklara beş yüzün üzerinde şiiri geçmiştir.

dil ve anlatım ANASAYFA’YA DÖNMEK İÇİN TIKLA

s="blogger-post-footer">

admin tarafından yazılmıştır \\ etiketler:

Oca 09

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’in Hayatı
27 Mart 1889′da Kahire’de dogdu. Ilkögrenimine ailesiyle birlikte gittigi Manisa’da basladi. 1903′te Izmir Idadisi’ne girdi. Babasinin ölümünden sonra annesiyle yine Misir’a döndü, ögrenimini Iskenderiye’deki bir Fransiz okulunda tamamladi. 1908′de basladigi Istanbul Hukuk Okulu’nu bitirmedi. 1909′da, arkadasi Sehabettin Süleyman araciligiyla Fecr-i Âti Toplulugu’na katildi. 1916′da tedavi olmak için gittigi Isviçre’de üç yil kadar kaldi. Mütareke yillarinda Ikdam Gazetesi’ndeki yazilariyla Kurtulus Savasi’ni destekledi. 1921′de Ankara’ya çagrildi ve bazi görevler verildi. 1923′te Mardin, 1931′de Manisa Milletvekili oldu. Bir yandan da gazeteciligini ve roman yazarligini sürdürdü. 1932′de Vedat Nedim Tör, Sevket Süreyya Aydemir, Burhan Asaf Belge ve Ismail Hüsrev Tökin ile birlikte Kadro Dergisi’nin kuruculari arasinda yer aldi. Savundugu bazi görüsler asiri bulundugu için Kadro Dergisi’nin 1934′te yayimina son vermek zorunda kalmasindan sonra Tiran Elçiligi’ne atandi. Daha sonra 1935′te Prag, 1939′da La Haye, 1942′de Bern, 1949′da Tahran ve 1951′de yine Bern Elçiliklerine getirildi. 27 Mayis 1960′tan sonra Kurucu Meclis Üyeligi’ne seçildi. Siyasal hayatinin son görevi 1961-1965 arasindaki Manisa Milletvekilligi oldu. 13 Aralik 1974′te Ankara’da öldü. Karaosmanoglu, yazarliga Ümit, Servet-i Fünun, Resimli Kitap gibi dergilerde basladi. Fecr-i Âticiler’in “sanat sahsi ve muhteremdir” görüsünü paylastigi ve “sanat için sanat” yaptigi bu ilk döneminde Nirvana adli bir oyun, makaleler, denemeler, düzyazi siirler ve öyküler yazdi. Balkan Savasi ve I. Dünya Savasi sirasinda ülkenin durumu, sanat anlayisini degistirmesine yol açti. Türk Toplumu’nun çesitli dönemlerdeki gerçekligini sergilemek istedigi için bir ikisi disinda eserlerinde belli tarihi dönemleri ele aldi. Kiralik Konak I. Dünya Savasi öncesinin, Hüküm Gecesi II. Mesrutiyet’in, Sodom ve Gomore Mütareke Dönemi’nin, Yaban Kurtulus Savasi yillarinin, Ankara Cumhuriyet’in ilk on yilinin, Bir Sürgün II. Abdülhamid Dönemi’nin islendigi romanlardir. Panorama 1923-1952 yillarini kapsar. Karaosmanoglu, 1920′lerden sonra iyimser bir devrimci görünümündeyken, sonra umutlarini yitirerek romanciligini devrimci yönde kullanmaktan vazgeçmistir. 1955′ten sonra da ani kitaplarindan baska bir sey yazmamistir. Romanlari arasinda en ünlüleri Nur Baba, Kiralik Konak ve Yaban’dir. Nur Baba, Karaosmanoglu’nun ilk romanidir. 1922′de kitap olarak çikmadan önce gazetede yayimlanmistir. Ama yazilisi ondan sekiz dokuz yil öncesine gider. O yillar, Karaosmanoglu’nun Eski Yunan ve Latin edebiyatiyla ilgilendigi ve Çamlica’daki bir Bektasi Tekkesi’ne devam ettigi dönemdir. Nur Baba’yi Euripides’in Bakkhalar’indan esinlenerek ve Tekke’deki gözlemlerine dayanarak yazmistir. Roman, tekkenin seyhiyle, evli bir kadin arasindaki tutkulu bir askin öyküsünü anlatir. Içki, müzik ve sevismeyle sabahlara degin süren ayinler, Bektasi töreleri ve tekke yasami kitapta büyük yer tutar. Bu ayinlerle Bakkhalar’in ayinleri arasinda benzerlik bulan Karaosmanoglu, romanin kadin kahramani Nigâr’in cinsi iliskileriyle bu benzerligi anlatmaya çalisir. Ancak okur için romanin ilginç yönü Bektasilik’e iliskin bilgiler olmus ve bu yönü, yapitin çok satilmasini sagladigi gibi Karaosmanoglu’nun ününü de yayginlastirmistir. Ancak Karaosmanoglu, Bektasilik’in sirlarini açiklamak ve üstelik Bektasilik’i küçük düsürmekle suçlandigi için romanin ilk ve ikinci baskilarina yazdigi “izah”larla bu suçlamalara karsi kendini savunmak geregini duymustur. Kiralik Konak’ta Karaosmanoglu, II. Mesrutiyet yillarinda Batililasma Hareketi’nin yol açtigi deger kargasasini, geleneklerden ve eski hayat biçiminden ayrilisi ve kusaklar arasindaki kopuklugu sergiler. Romanda, yazar adina konusan Hakki Celis, baslangiçta yurt sorunlarina karsi ilgisiz, âsik, içli bir sairken, sonradan bilinçlenerek degisir ve “milli ideal” sevdasina tutulur. Bu ideal gelecegin Türkiye’sidir. Karaosmanoglu, romanin diger kisilerini ve dolayisiyla toplumu, bu yeni bilince ulasmis Hakki Celis’in gözleriyle degerlendirir ve yargilar.

dil ve anlatım ANASAYFA’YA DÖNMEK İÇİN TIKLA

admin tarafından yazılmıştır \\ etiketler:

Oca 09

Osmanlı Devletinin son zamanlarında yetişen yazar ve ihtilalci. 1839 senesinde İstanbul’un Cerrahpaşa semtinde doğdu. Babası Çankırı’nın Çay köyünden olup, İstanbul’da yerleşmiş kâğıt mühreciliği (parlatmacılığı) yapan Hüseyin Ağadır. Davutpaşa İskele Rüşdiyesinde bir kaç sene okuyan Suavi, medrese tahsili görmemiş olup, cami dersleriyle kalmıştı. Bu sebeple daha sonraları cami vaizliği yaptığı dönemlerde halkın diliyle ve çok kere de mantığıyla konuşurdu. Suavi, Sami Paşanın maarif nazırlığı sırasında girdiği imtihanda başarı göstererek, Bursa Rüşdiyesine muallim-i evvel tayin edildi. Ancak ahlaki düşüklüğü dolayısıyla hakkında yapılan şikâyetler artınca, bir sene sonra Bursa’dan ayrılmak mecburiyetinde kaldı. Bir müddet Rüşdiyede başmuallimlik vazifesinde bulundu. Bu sırada hacca giden Ali Suavi, dönüşte Sami Paşa’nın himayesiyle Filibe Rüşdiyesine hoca olarak tayin edildi. Daha sonra Sofya’da ticaret mahkemesi reisliği, Filibe’de tahrirat müdürlüğü yaptı.

1867 senesinde İstanbul’a dönen Suavi, bir taraftan Şehzade Camiinde vaazlar veriyor, diğer taraftan Filip Efendinin Muhbir adlı gazetesinde yazarlık yapıyordu. Bir süre sonra devlet aleyhinde şiirler yazmaya başladı. Bu durum, gazetenin kapatılmasına ve Ali Suavi’nin Kastamonu’da ikamete mecbur edilmesine yol açtı. Kastamonu’dayken Mustafa Fazıl Paşanın daveti üzerine kaçıp Paris’e gitti. Paris’te Mustafa Fazıl Paşa ve arkadaşlarıyla yapılan toplantıdan sonra, burada alınan karar üzerine Muhbir Gazetesini çıkarmak için Londra’ya gitti. Gazetenin daha ilk nüshalarından itibaren kararlaştırılmış hedeflerin dışına çıktığı görüldü. Bu yüzden Yeni Osmanlılar ve diğer erkân ile arası bozuldu. Namık Kemal ve Ziya Beyin desteklerini çekmeleri üzerine gazete kapanmak zorunda kaldı.

Londra’da bir İngiliz kızı ile evlenen Ali Suavi, Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesinden sonra İstanbul’a geri döndü. Sultan İkinci Abdülhamid Hanın mabeyn feriki olan İngiliz Said Paşanın yardımı ile Galatasaray Sultanisine müdür tayin edildi. Kötü idaresi ile mektebi karıştırması, perişan tavırları ve Türk halkının örf ve adetlerine uymayan davranışları yüzünden kısa zaman sonra bu görevden azledildi. Bu olaydan sonra Abdülhamid Hana ve idaresine düşman kesilen Ali Suavi, Sultan’ı tahttan indirmeye ve yerine V. Murad’ı padişah yapmaya karar verdi. Bu konuda İngilizlerin de desteğini sağladı. Bunun için gizli olarak çalışmaya başladı. Etrafına topladığı beş yüz kadar göçmen ile 20 Mayıs’ta V. Murad’ın bulunduğu Çırağan Sarayı’nı basarak, V. Murad’ı dışarı çıkardı. Bu sırada yetişen Beşiktaş muhafızı Hasan Paşanın vurduğu bir sopa darbesiyle Ali Suavi, olay yerinde öldü (1878). Yıldız Sarayı civarında bir yere gömüldü. Bugün yeri kaybolmuştur. İngiliz olan karısı Mary, olay gecesi yalıda bulunan belgeleri yaktıktan sonra derhal kendisini bekleyen gemi ile Londra’ya gitti (Bkz. Çırağan Vak’ası).

Ali Suavi’nin bilinen eserleri; Kamus-ül-Ulum vel-Maarif, Ali Paşa’nın Siyaseti, Hukuk-üş-Şevari ve Hive Hanlığı’dır.

dil ve anlatım ANASAYFA’YA DÖNMEK İÇİN TIKLA

admin tarafından yazılmıştır \\ etiketler:


Eğitim ve Ögretim Sınava Hazırlık
guncel haberci bugunneleroldu Dilekçe Örnekleri