Edebiyatımızda Mektup Türünde Yazılmış Eserler ve Yazarları Hakkında Bilgi. Edebiyatımızda mektup tarzında ilk roman, Hüseyin Rahmi Gürpınar tarafından denenmiş, karı koca geçimsizliğini ele aldığı Mutallaka’yı ele almıştır. Daha sonra yazdığı Sevda Peşinde’nin ikinci bölümü, Ömer Seyfettin’in Bahar ve Kelebekler, Tarih Ezeli Bir Tekerrürdür, Aşk ve Ayak Yazinin devamini oku »
Genel Bilgi: Tanzimat dönemi Türk edebiyatı, birçok eksikliğine ve yanılgılarına rağmen Batı örneğinde Türk edebiyatının başlangıcını oluşturması bakımından önem taşır. Bu dönemde Batı şiiri, romanı, tiyatrosu Türk toplumuna gazete aracılığıyla tanıtılmaya çalışılmış, edebiyat yapıtları aracılığıyla da toplumun eğitilmesine ve bilinçlendirilmesine önem verilmiştir. Söz konusu dönemde çıkan gazete ve dergilerin de, özellikle siyasal bilinçlenmede büyük katkısı olmuş, 19. yüzyılın sonlarına doğru, yeni yetişen ve özellikle Fransız edebiyatından etkilenen genç kuşak, Servet-i Fünun dergisinde toplanarak, yeni bir edebiyat dönemini başlatmıştır.
İLK GAZETELER VE GENEL ÇERÇEVE
Bir yayın organı olarak 1831’de çıkmaya başlayan Takvim-i Vekayi, resmî bir gazete idi.
Daha sonra yarı resmî olarak 1840’ta İngiliz Churchill tarafından Ceride-i Havadis çıkarıldı. Churchill, gazetesini çıkarmak için “kalem’’lerde çalışanların yardımlarına başvurmuştur. Zamanla Ceride-i Havadis bu kişilerden gerçek gazeteci kimliği kazanmaya başlayan bir kadro oluşturdu.
İlk edebî ve özel gazete ise 1860 yılında Şinasî ve Âgâh Efendi tarafından çıkarılan Tercüman-ı Ahval’dir.
Daha sonra Şinasî, 1862’de Tasvir-i Efkâr’ı çıkarmaya başlar.
Bunların dışında Muhbir (1866), Hürriyet (1867), Basiret (1869), İbret (1871), Devir (1872), Bedir (1872) gazeteleri çıkar.
dil ve anlatım ANASAYFA’YA DÖNMEK İÇİN TIKLA
Osmanlı Devleti 17. yüzyılın sonlarına doğru kaybedilen savaşlarla tanışmaya başlamıştır. Kaybedilen savaşlar sonrasında sarsılan askeri otorite ve devlet düzeninin yanında, ekonomik ve sosyal hayatta olumsuz yönde etkilenmeye başlamıştır. Osmanlı Devleti bu durumu düzeltmek için kendi içinde arayışlara başlamıştı. Fakat bu amaç doğrultusunda yapılan çalışmalardan iyi bir derecede başarı sağlanamamıştı.
Osmanlı bu içinde bulunduğu durumu düzeltmek için yüzünü artık batıya çevirmeye başladı. Bunun ilk örneklerini III. Selim ve II. Mahmut’la vermiştir. Güçsüzleşen, Osmanlı’nın durumundan yararlanmaya çalışan batılı devletlerin baskısından, kurtulmak amacıyla Osmanlı Devleti 1839’da Tanzimat ve 1856’da Islahat Fermanı’nı yayınlamıştır. Bu fermanların yayınlanması bile Osmanlı Devleti’ne yönelen hem içteki hem de dıştaki baskıları azaltmada yeterli olamamıştı. Değişen dünya şartları doğrultusunda Osmanlı’nın içinde bulunduğu durumu düzeltmek için II. Abdülhamit ve Mithat Paşa birlikte Osmanlı’nın ilk anayasası olan Kanun-ı Esasi 23 Aralık 1876’da ilan edilmiştir. Bu anayasa doğrultusunda ülke içinde seçimler yapılarak, 19 Mart 1877’de, Dolmabahçe sarayında padişah tarafından Osmanlı’nın ilk meclisi açılmıştır. Osmanlı Devleti ile Rusya arasında 93 harbinin patlak vermesiyle kapatma yetkisi elinde bulunduğundan padişah II. Abdülhamit 28.6.1877 günü meclisi kapatmıştır.
1. OSMANLI’DA YENİLEŞME ÇABALARI
Her imparatorluk yükseliş dönemini yaşadığı gibi bu sürecin sonunda duraklama ve daha sonrasında da dağılma dönemi yaşamıştır. Osmanlı İmparatorluğu da yükseliş döneminin sonrasında duraklama dönemine girmiştir. Bu dönemde batı karşısında gerileyen, taşra birimleri üzerindeki denetimini yitiren, tüm kurum ve kuruluşlarıyla hızla çöküşe doğru giden devletin içinde bulunduğu kötü durumdan telaşa düşen yöneticiler çözüm arayışlarını hızlandırdılar. Yeniden eski gücün kazanılması için, yerli kurum ve geleneklerin diriltilmesi yönündeki girişimler, bunları uygulayacak kadroların yetersizliği yüzünden başarılı olamadı. Ayrıca kendisini yenileyecek iç dinamikleri tamamen körelen kurumlar, bozulan yapıyı onarmada yetersiz kalıyordu. Bu durumda, daha kolay ve uygulamaya konulabilecek hazır çözümler öneren Batılılaşma gündeme geldi.
Avrupa’da yeni bir siyasal düzen ve toplum anlayışının kapılarını açan 1789 Fransız İhtilali, Osmanlı Devleti’nde “yenilikçi padişahlar dönemi”nin başlangıcıdır.
III. Selim, 1808’e kadar süren iktidarında, askeri, idari, mali ve iktisadi alanlarda ilk köklü değişiklikleri başlattı. Bu köklü değişim çabaları daha çok askeri alanda olmuştur. Batı orduları karşında alınan mağlubiyetler sonunda tekrar başarılar kazanmak amacı güdülüyordu. Bu uğurda III. Selim Nizam-ı Cedid’i (Yeni Düzen) teşkil edecektir. Hareket esas itibariyle, dış görüntüsünde belirlendiği üzere sadece askeri değildir. Talim ve terbiyesi kalmamış bir insan yığınından ibaret olan yeniçeriler karşısında modern bir ordu tesis etmenin yanında, ulema sınıfının nüfuzunu kırmak, selâhiyetlerini azaltmak ve ayrıca Avrupalıların sanat ve ilimdeki ilerlemelerine ortak olucu sınâi, ziraî, iktisadi müesseselerden iktibaslar yapmak arzu ve iştiyakı mühim rol oynamıştır.
Yenileşme çabalarının süreklilik kazanması ancak II. Mahmud’un saltanatının son devresinden itibaren mümkün olabildi. Zarar gören devlet otoritesini onarmak, iç ve dış güvenliği sağlayabilecek askeri güce sahip olmak, mali ve ekonomik yapıyı güçlendirmek ve nihayet sosyal ihtiyaç olarak öne çıkan yenilikleri yapmak Sultan’ın esas amacı idi. İşte 1808 tarihinde Padişahın arzusu üzerine Anadolu ve Rumeli Beylerbeyleri İstanbul’a gelmişler ve devletin bu kötü durumuna son vermek için çareler aramaya başlamışlardır. Neticede Sadrazam ve Anadolu ve Rumeli Beylerbeyleri bir metin tespit edip, bu metinde belirtilen esaslara sadık kalındığı takdirde, Osmanlı Devleti’nin eski haline gelmesinin mümkün olduğu görüşünde birleşmişlerdir. Bu metne Sened-i İttifak ismi verilerek 7 Ekim 1808 tarihinde ilan edilmiştir. Bu imzalanan metin o tarihe gelinceye kadar hükümdarlık haklarını hiçbir kayıt ve şarta tabi olmaksızın kullanabilme hakkını bu metinle tespit edilen esaslara göre sınırlandırılmıştır.
Osmanlıda başlayan bu yenileşmenin yanında batılaşma hareketleri iç ve dış sebepler sonucunda devam etmiştir.
TANZİMAT FERMANI (TANZİMAT-I HAYRİYE) (GÜLHANE HATT-I HÜMAYUNU) – 3 KASIM 1839
Tanzimat Fermanını, Londra elçiliğinden Dışişleri Bakanlığına getirilen “Mustafa Reşit Paşa” hazırlamıştır.
Ferman, Topkapı sarayının Gülhane bahçesinde, padişah, sadrazam, yabancı devletlerin elçileri, patrikler, büyük devlet memurları önünde “Mustafa Reşit Paşa” tarafından okunmuştur. Yeniçeri Ocağı’nın bozulmaya başlaması nedeniyle Sultan II. Mahmud döneminde başlayan yenilik hareketleri ve Sultan Abdülmecid’in tahta çıkar çıkmaz ıslahat hareketine devam etmek amacında olduğunu göstermesi Osmanlı Devlet yapısındaki değişimin başlangıcıydı. Sadrazam Mustafa Reşid Paşa, Gülhane Hatt-ı Hümayununu padişah adına kaleme almış; devlet ve birey arasındaki ilişkilerde devletin modernleştirilmesi amacına dayanan temel ilkeler kabul ve ilan edilmiştir. Tanzimat Fermanı’nın kısaltılmış metni şöyledir:
“…Tahta geçtiğimiz mutlu günden bu yana bütün çabalarımız, hep ülkenin kalkınması, ahalimiz ve fakirlimizin refahı amacına yönelik oldu. Eğer, yüce devletimize dâhil ülkelerin coğrafi konumu, verimli toprakları ve halkının yetenekleri göz önünde tutularak gerekli girişimler yapılırsa, yüce Tanrı’nın yardımı ile beş-on yılda kalkınabileceğimiz söz götürmez.
Ulu Tanrı’nın yardımına ve Peygamberimiz hazretlerinin ruha niyetine sığınarak, yüce devletimizin ve ülkemizin iyi bir biçimde yönetilmesi için bundan böyle bazı yeni yasalar çıkarılması gerekli görüldü.
Söz konusu yasaların basında can güvenliği; ırk, namus ve malın korunması; vergi toplanması; halkın askere alınıp silâhaltında tutulma süresi gibi hususlar gelmektedir. Şöyle ki; Dünyada can, ırz ve namustan daha kıymetli birsek yoktur. Bir insan bunları tehlikede görünce, yaradılıştan kötü olmasa bile, canını ve namusunu korumak için olmadık çarelere başvurur. Bunun devlet ve memlekete zarar vereceği açıktır. Buna karşılık, can ve namustan emin olan bir kimse sadakat ve doğruluktan ayrılmaz, işi ve gücü ile devletine ve milletine yararlı olur.
Mal güvenliğinin olmadığı yerde ise kimse devlet ve ulusuna ısınamaz, ülkesinin yükselmesi ile ilgilenmez, hep korku ve üzüntü içinde yasar. Buna karşılık, malından, mülkünden emin olmadığı zaman hep kendi işi ve işinin genişletilmesi ile uğraşır. Devlet ve millet gayreti, vatan sevgisi kendisinde her gün artar.
Vergi konusuna gelince: Bir devlet, ülkesini korumak için askere ve gerekli öbür masraflara muhtaçtır. Bu, para ile olur. Para, tebaadan toplanacak vergiler ile oluştuğundan bunun en iyi şekilde toplanması gerekir.
Evvelce gelir sanılmış olan “yeddi vahit” belasından ülkemiz hamdolsun, kurtulmuşsa da yıkıcı bir yöntem olup hiçbir zaman yararlı sonuç doğurmamış olan iltizam usulü hala sürüyor. Bu, ülkenin siyasi islerini ve mali konularını bir adamın keyfine, hatta cebir ve zulmüne teslim etmek demektir. Bu adam iyi bir insan değilse hep kendi çıkarına bakar, bütün davranışlarında kötülüğe,
zulme yönelir. Bu nedenle, ülkemiz insanlarının her biri için, malına ve gelirine göre bir verginin saptanması ve kimseden bundan fazla birşey alınmaması gerekir. Yüce devletimizin karada ve denizdeki askeri masrafları ile öbür masrafları yasalarla belirlenip sınırlandırılmalı ve uygulama ona göre yapılmalıdır.
Askerlik de, yukarıda belirtildiği gibi, önemli konulardan biridir. Ülkenin korunması için asker vermek halkın başlıca borcudur. Fakat bir memleketin mevcut nüfusuna bakılmaksızın, şimdiye kadar yapıldığı gibi, kiminden tahammülünden çok, kiminden az asker alınması hem düzensizliğe; hem tarım, ticaret ve bayındırlık işerinin kötü gitmesine; hem ömür boyu askerlik bıkkınlığa; hem de nüfusun azalmasına yol açar. Bu nedenle, her memleketten alınacak asker miktarı için uygun yöntem konulmalı ve dört veya beş yıl hizmet için sıra usulsü getirilmelidir. Bunlar yapılmadıkça devletin kuvvetlenip gelişmesi, huzur ve asayişin sağlanması mümkün olmaz. Bütün bunların dayanağı yukarıda açıklanan hususlardır.
Bu nedenle, bundan böyle suç isleyenlerin durumları yasalar gereğince açıkça incelenip bir karara bağlanmadıkça kimse hakkında, açık veya gizli, idam ve zehirleme işlemi uygulanmayacaktır. Hiç kimse, başkasının ırz ve namusuna saldırmayacaktır. Herkes malına, mülküne tam sahip olacak, bunları dilediği gibi kullanacak, bunu yaparken de devlet büyüklerinin müdahalesine uğramayacaktır. Birinin suçluluğunun saptanması halinde mirasçıların o işle ilgileri bulunmayacağından suçlunun malları elinden alınıp varisleri miras hakkından yoksun bırakılmayacaklardır.
Yüce devletimizin tebaası Müslümanlarla öbür uluslar bu haklardan tam yararlanacaklardır. Can, ırz, namus ve mal konularında, ülkemizin tüm halkına yasalar gereğince garanti verilmiştir. Öbür konularda da oybirliği ile karar verilmesi için, Meclisi Ahkâm-ı Adliye üyeleri gerektikçe artırılacaktır. Yüce devletimizin bakanları ile ileri gelenleri belirli günlerde orada toplanarak, görüşlerini çekinmeden açıkça söyleyeceklerdir. Can, mal güvenliğine ve vergilerin belirlenmesine ait yasalar böyle hazırlanacaktır.
Askerlikle ilgili konular Baba-i Seraskeri Dar-i Şurası’nda görüşülüp karara bağlandıktan sonra sonsuza dek uygulanmaları için tasdik edilmek üzere tarafıma gönderilecektir. Söz konusu yasalar sırf din, devlet, ülke ve ulusu kalkındırmak amacı ile çıkarılacaklarından bunlara tam uyacağımıza yemin ederiz. Bu konuda, Hırka-i Şerife odasında, tüm din adamları ile bakanların hazır bulunacakları bir sırada yemin edecektir.
Din adamı ve vezirlerden yasalara aykırı hareket edenlerin, kanıtlanacak suçlarına göre, rütbelerine ve hatır ve gönüle bakılmaksızın cezalandırılmaları için özel ceza yasası çıkarılacaktır.
Memurlara yeterli maaş bağlanmış olup, henüz bağlanmamış olanlarınkiler de belirlenecektir. Bu yolla da, yasalara aykırı olan ve ülkenin gerilemesinde başrolü oynayan rüşvet belası güçlü bir yasa ile ortadan kaldırılmış olacaktır.
Bütün bu sayılan hususlar eski hükümlerin tümden değiştirilmesi demek olacağından işbu fermanımız İstanbul halkına ve ülkemiz halkına duyurulacaktır. Bundan başka, dost devletlerin de bu yönetimin sonsuza dek uygulanmasına tanık olmaları için fermanımız, İstanbul’daki tüm büyükelçilere resmen bildirilecektir.
Tanrı hepimizi başarılı kılsın; yasalara uymayanlar Tanrı’nın lanetine uğrasın ve ömürleri boyunca rahat yüzü görmesin. Âmin.
İlanının Nedenleri:
—Avrupalıların içişlerimize karışmasını engellemek
—Halkın sosyal yapısında yenilikler yaparak çağdaşlaşmayı sağlamak
—Mısır valisi Mehmet Ali Paşaya karşı Avrupalı devletlerin desteğini sağlamak
Önemi:
Tanzimat fermanıyla Osmanlılara “Kanun” gücü girmiş oluyordu. Esaslı sonucu, Tanzimat dönemi aydın tipi yetiştirerek eğitimde vermiştir.
ISLAHAT FERMANI (1856)
Tanzimat fermanı yeterli bulunmayarak, gayr-ı Müslimlere daha fazla hakların verilmesi için 1856′da yayınlanan ferman. Gülhâne Hatt-ı Hümâyûnu gibi, imparatorlukta yapılması kararlaştırılan yeni bir düzenin program ve prensiplerini içine alır. Bu ferman esas olarak Tanzimat hükümlerini tekrarlayan, onları açıklayan ve genişleten bir fermandır.
Rusya, Avrupa siyasetinde etkili bir rol oynamaya başladıktan sonra, Osmanlı Devleti’ni tasfiye ederek sıcak denizlere inmeyi ana siyaseti kabul etmişti. Bu gayesine erişebilmek için devletlerarası münasebetlerin ortaya çıkardığı imkânlara göre; ya Osmanlı topraklarını Rus imparatorluğuna katacak, bu olmazsa aynı toprakları alâkalı Avrupa devletleriyle paylaşacak, bu da olmazsa, Osmanlı arazisi üzerinde muhtar veya müstakil devletler kurulmasını sağlayıp, bunları yeri geldikçe kontrolü altına alacaktı. İlk iki yol imkânsız göründüğü için Rusya bilhassa üçüncü yolu seçip, faaliyetlerini yoğunlaştırdı. Bu gayenin tahakkuku için Osmanlı Devleti içerisindeki Ortodoks tebaayı himaye etme ve imtiyazlarını çoğaltmak isteklerinde bulundu. Diğer taraftan, Rusya’nın sıcak denizlere inmesini, bilhassa Akdeniz’e inerek Hindistan yolunda tehlike teşkil etmesini istemeyen İngiltere de Ruslara karsı çıkıyor ve Osmanlı Devleti’ni destekler görünüyordu. Böylece bir taraftan Ruslara mâni olurken, diğer taraftan Osmanlı Devleti’ni Ruslarla meşgul ederek Hindistan’da serbestçe hareket ediyordu. Fransa ise; Avrupa siyasetinde Rusya ve İngiltere’den geri kalmak istemiyor, Rusya’nın Akdeniz’e inmesinin Fransızların buradaki ticaretine sekte vuracağını düşünüyordu. Bu maksatla Osmanlı Devleti’ni Ruslara karsı destekliyordu. Diğer taraftan da Osmanlı Devleti içindeki Katoliklerin hâmiliğine talip oluyordu. İste bu siyasi atmosferde 1854 senesinde çıkan Osmanlı-Rus harbinde, Avrupa devletleri Osmanlı kuvvetlerinin yanında yer aldılar.
İngiltere, Fransa ve Avusturya daha Nisan 1855′de Viyana’da Kırım savaşı sonrasında yapılacak antlaşmanın esaslarını görüşerek bazı kararlar almışlar ve 16 Aralık 1855′de bir antlaşmaya varmışlardı. Bu kararlar dört madde olup, Avusturya imparatorunun ültimatomuyla çara bildirildi. Bu kararların dördüncü maddesi; “Osmanlı memleketlerinde bulunan Hıristiyan tebaanın hakları, padişahın istiklâl ve hâkimiyetine asla dokunulmamak şartıyla tasdik olunacak, padişah bu hususta Rusya’nın muvafakatini icap ettiren bir taahhütte bulunacak” idi. Bu maddede de görüldüğü üzere Osmanlı ordusunun kazandığı zafer bile, gayr-i Müslimlere imtiyaz sebebi oluyordu. Rusya, kurulacak Avusturya, Fransa, İngiltere ittifakı tehlikesi karsısında bu kararları kabul etti. Osmanlı hükümeti, kendi Hıristiyan tebaası ile ilgili maddenin devletin iç islerine karışma anlamına geleceğini bildirerek, 16 Aralık tarihli kararlar arasında yer almamasına çalıştıysa da başarılı olamadı. Neticede bu maddenin programlaştırılması için su tezler ortaya atıldı. Rus tezi: “Osmanlı Devleti sınırları içinde yasayan Hıristiyanların hak ve imtiyazları Avrupa devletlerinin müşterek garantileri altına alınmalıdır.” İngiliz tezi: “Tam ölçüde bir din serbestliği ve hukuk eşitliği sağlanmalıdır.” Fransız tezi: “Müslüman tebaa ile Hıristiyan tebaa arasında cemiyet, haklar, vergiler, millî eğitim ve devlet memurluklarına geçme bakımından sürüp gelen farklar, bir ferman ile kaldırılarak Gülhane hattında işaret edilen tebaa eşitliği tam manasıyla geliştirilmelidir.” Babıâli, Rusya’nın teklifini, hükümranlık haklarına müdahale, İngiliz teklifini de İslâmiyet’i
küçültücü gördüğü için, Fransız teklifini kabul etti. Ayrıca yapılacak Paris konferansında Rusların gayr-ı Müslimler konusunda bir istekleri ile karşılaşmak istemiyordu. Fransız tezinin kabulü üzerine, bunun bir ferman hâline getirilmesi Babıâli’ye bırakıldı.
Ali Paşa hükümeti tarafından ilan edilen bu fermanın hazırlanmasında İngiliz ve Fransız elçileri de bulunmuştu. Bu şekilde hazırlanan ferman, Paris konferansından önce, 28 Şubat 1856′da Babıâli’de Islâhat Hatt-ı Hümâyûnu adıyla devlet erkânı, şeyhülislâm, patrikler, hamambaşı ve cemaatlerin ileri gelenleri önünde okunarak ilan edildi. Otuz beş maddeden meydana gelen fermanın getirdiği önemli hususlar özetle şunlardı:
1- Tanzimat fermanı ile değişik din ve mezheplerdeki bütün tebaaya verilen teminat, bu fermanla yenilendiğinden, bunların uygulaması için gerekli tedbirler alınacaktır.
2- Müslümanlar ile Müslüman olmayanlar kânun önünde eşit olacaklardır.
3- Patrikhanelerde yeni meclisler kurulacak ve bu meclislerin verecekleri kararlar Babıâli tarafından onaylandıktan sonra yürürlüğe girecektir.
4- Patrikler kayd-ı hayat şartıyla bu makama seçileceklerdir.
5- Cemaatlerin ruhanî reislerine verdikleri cevâiz ve avâidât tamimiyle kaldırılarak hepsi maaşa bağlanacaktır.
6- Şehir ve kasabalarda bulunan azınlıklara ait kilise, manastır, mezarlık, okul ve hastane gibi yerlerin tamir veya yeniden yapılmasına izin verilecektir.
7- Hiç kimse din değiştirmeye zorlanmayacaktır.
8- Devlet hizmetlerine, askerlik görevine ve okullara bütün tebaa eşit olarak kabul edilecektir.
9- Irk, din, dil, farkı gözetilmeyecek ve hiç bir mezhebe diğerine üstün sayılmayacaktır.
10- Bütün toplumlar okul açabilecektir.
11- Hangi uyruktan olursa olsun her vatandasın eşit ve serbest şekilde ticaret ve ekonomik girişimlerde bulunması sağlanacaktır.
12- Müslümanlar ile gayr-ı Müslimler arasındaki davaları görmek üzere, karışık mahkemeler kurulacaktır.
13- Yabancı devlet ile yapılacak antlaşmalar gereğince yabancılar da Osmanlı Devleti sınırları içerisinde mülk sahibi olabileceklerdir.
14- Her cemaatin ruhanî reisiyle, devlet tarafından bir sene müddetle tayin edilecek birer memuru, bütün tebaayı ilgilendiren meselelerde Meclis-i valeyi ahkâm-i adliye müzakerelerine iştirak ettirilecektir.
Islahat fermanı da, maddelerinden anlaşılacağı üzere Tanzimat fermanı gibi Osmanlı imparatorluğu içerisindeki gayr-ı Müslimleri, özellikle Hıristiyanları Müslümanlarla aynı haklara kavuşturmayı esas almıştır. Bu iki fermanın görünürdeki gayeleri, bütün Osmanlı toplumunu; irk, din ve dil ayrımı gözetmeden kaynaştırmayı sağlamak idiyse de tabiki aksi oldu. Bu ferman, gayr-i Müslimlerle Müslümanları kaynaştırmak söyle dursun, çeşitli gayr-ı Müslim unsurların hatta ayni mezhepten olan çeşitli ırkların bile birbirleriyle bir arada yasamalarını sağlayamadı.
Bu ferman, konu olarak, sadece Müslüman olmayan uyruğun ayrıcalıklarını genişletmiştir. Nitekim Tanzimat’ın ve arkasından 1856 Islahat fermanının getirdiği yeni haklarla, Osmanlı tebaası içindeki gayr-ı Müslimlerin durumu Müslümanlara nazaran çok daha iyi bir duruma geldi. Avrupa’nın himaye siyaseti sayesinde büyük ekonomik güce sahip olan azınlıklar, yavaş siyasi haklara da kavuşuyorlardı. Artık resmen millet terimiyle tanımlanan dini cemaatlerin gelişme ve genişleme imkânları artmış bulunuyordu. Öte yandan Avrupa devletlerinin, Osmanlı hükümetini böyle bir fermanı ilana mecbur bırakması, kendilerine siyasi, ekonomik, hukukî ve kültür alanlarında yeni çıkarlar sağlamayı hedef alıyordu. İngiltere, Kırım savaşı ile Rusların sıcak denizlere inmesini önlemiş, Fransa da Akdeniz ticaretini emniyete almış, ayrıca Katoliklerin hâmiliğini üzerine almıştı. Rusya ise savaşta kaybettiğini bu fermanla masa basında kazanmıştı. Ayrıca Ali Paşa’nın bu fermanı Paris antlaşması maddeleri içinde yer almasını istemesi, batılı devletlerin iç islerimize müdahalesine imkân verdi.
Mustafa Reşîd Pasa tarafından hazırlanan Tanzimat fermanı ile onun yetiştirmesi Ali Paşa tarafından hazırlanan Islahat fermanı arasındaki fark, hazırlık safhasında kendisini gösterir. Tanzimat fermanı hazırlanırken açık bir yabancı tefsiri görülmezken, Islahat fermanı Ali Pasa ile İstanbul’daki Fransız ve İngiliz elçileri arasında kararlaştırılmıştır. Gülhane Hatt-ı Hümâyûnu, yayınlandıktan sonra yabancı elçilere sadece bilgi edinmeleri için bildirildiği hâlde, Islahat fermanı Paris konferansına katılan devletlere, Paris antlaşmasının bir maddesinde işaret edilmek için gönderilmişti. Bu durum, Osmanlı Devleti’nin iç ve diş siyasetinde bir yabancı müdahalesine yer vermişti.
Bazı batı tarzı kuruluşların ülkeye girmesi ile cemiyetteki kuruluş ve anlayış farklılaşması, İslami müesseselerin yanında batı taklitçisi bir anlayış ve batı taklidi kuruluşların tesisine sebep olmuştur. Tanzimat ve Islahat fermanları devletin çöküşünü engellemesinde hiç bir müspet tesiri olmamış, aksine ülkedeki tebaa ve cemiyetler arasında yeni ve daha büyük problemlerin çıkmasına zemin hazırlamıştır.
Meselâ Suriye’de büyük bir galeyan başladı. Arkasından 1858′de Cidde’de Müslümanlar ile Hıristiyanlar arasında çatışma çıktı. Fransız ve İngiliz konsolosları öldürüldü. Bunun üzerine İngiliz ve Fransız donanmaları Osmanlı Devleti’ne sormadan şehri bombaladılar. Faillerden on kişiyi yakalayarak idam ettiler. Cidde bir Osmanlı toprağı idi. Bağımsız bir devletin topraklarında islenen bir suçun failini ancak o devletin cezalandırması milletlerarası bir kaide, teamül olduğu hâlde, batılı devletlerin buna aldırdıkları bile yoktu. Nihayet, Lübnan’da da büyük bir isyan patlak verdi. Uzun mücadelelerden sonra 9 Haziran 1861′de “Lübnan Nizamnamesi” imzalandı. Buna göre; Hıristiyan bir valinin başkanlığında Lübnan muhtar eyalet hâline getirildi. Böylece Islahat fermanı batılı devletlerin istediği, meyveleri vermeye başladı.
I. MEŞRUTİYET (23 ARALIK 1876) (KANUN-I ESASİ) (İLK ANAYASA)
Tanzimat döneminde, Avrupa ile yakın ilişkiler içinde olan, Avrupa’yı yakından gören ve onların Osmanlı Devleti üzerine siyasi emellerini öğrenen bir aydın sınıf yetişti. Bunlara “Jön Türkler” ya da “Genç Osmanlılar ” denilmiştir. Mithat Paşa, Namık Kemal, Ziya Paşa, Serasker Hüseyin Avni Paşa önemli temsilcileridir.
Genç Osmanlılar, Osmanlı Devletinin kurtuluşunu içinde yaşayan halka yönetme hakkı vermekle, gerçekleşeceğine inanıyorlardı. Böylece halk yönetime katılacak, kendisini temsil edecek, dış devletlerin Osmanlı Devleti içine müdahalesine ortam hazırlanmamış olacaktı.
Meşrutiyeti ilan etme sözü veren, II. Abdülhamit V.Murat’ın yerine tahta çıkarılmıştır.
Önemi:
—Osmanlı Devletinde ilk kez rejim değişikliği oldu.
—Tüm azınlık guruplara parlamentoda temsil hakkı tanınmıştır.
—Osmanlı halkı ilk kez yönetime katılma, seçme ve seçilme haklarına kavuşmuştur.
—Osmanlı Devletinde ilk kez Anayasal Düzen kuruldu.
—Osmanlı Parlamentosu; padişahın seçtiği üyelerden oluşan Ayan Meclisi ve Halkın seçtiği milletvekillerinden oluşan millet Meclisi olarak iki meclisten oluşmuştur.
—Hıristiyanlardan 44, Yahudilerden (Musevilerden) 4, Müslümanlardan 71, (Toplam 119) ve Padişahın belirlediği 26, ayandan oluşmuştur. Meclis başkanlığına Ahmet Vefik Paşa seçilmiştir.
Not
: 1877–78 Osmanlı-Rus Savaşının başlaması üzerine, meclisin uyumlu çalışmadığı gerekçesiyle II. Abdülhamit, parlamentoyu dağıtarak, Meşrutiyet rejimini yürürlükten kaldırmıştır.
II. MEŞRUTİYET (24 TEMMUZ 1908)
1877–1878 Osmanlı-Rus Savaşını (93 Harbi) bahane eden II. Abdülhamit Meclis-i Mebusan’ı kapatarak, Anayasayı yürürlükten kaldırdı. Ülkede İstibdat (Baskı) uygulayarak yönetmeye başladı. Aydınlar bu durum üzerine Meşrutiyetin yeniden yürürlüğe girmesi amacıyla gizlice mücadele etmeye başladılar. Bu mücadelede merkezi Selanik’te bulunan “İttihat ve Terakki Partisi ” en etkili olan kuruluştur. Bu dönemde M. Kemal’de Suriye’de “Vatan ve Hürriyet” adlı bir cemiyet kurduysa da bu cemiyetin Suriye’de etkili olamaması nedeniyle bu cemiyet İttihat ve Terakki Cemiyetiyle birleşmiştir.
1908 yılında İngiltere ve Rusya’nın Reval’de görüşmeleri, bu görüşmelerde İngiltere’nin Rusya’yı Osmanlı Devletine karşı izlediği politikada serbest bırakması üzerine mücadele hızlanmış Makedonya’da Resneli Niyazi adlı subayın isyan etmesiyle II. Abdülhamit Meşrutiyeti 2. defa ilan etmek zorunda kalmıştır. (24 Temmuz 1908 ).
II. Meşrutiyetle birlikte İttihat ve Terakki Partisinin karşısına “Ahrar” partisi kurulmuştu. Parti Meşrutiyet rejimine karşı tavır izlemekteydi. Sonuçta İstanbul’da 31 Mart Olayı ( 13 Nisan 1909 ) dediğimiz ayaklanma çıktı.
Önemi:
—Osmanlı Devletinde rejime karşı çıkan ilk ayaklanmadır.
—Bu ayaklanmayı merkezi Selanik’te bulunan “Hareket ordusu” bastırdı. Ordunun komutanı Mahmut Şevket Paşa, Kolağası ( Kurmay başkanı) M. Kemal’di.
Sonuçları:
—Hareket ordusu isyanı bastırdı, İstanbul’da düzen yeniden sağlandı.
—II. Abdülhamit ayaklanmayı bastırmadığı, hatta ayaklanmada rolü olduğu gerekçesiyle tahttan indirilerek yerine V.Mehmet Reşad tahta geçirildi.
—Anayasada bazı demokratik değişiklikler yapılarak, padişahın yetkileri sınırlandırıldı.
—Karışıklıklar tam olarak önlenemedi.
dil ve anlatım ANASAYFA’YA DÖNMEK İÇİN TIKLA
MECAZLA İLGİLİ SANATLAR
TEŞBİH
Benzetme sanatı. Aralarında ilgi bulunan iki şeyden zayıf olanın güçlü olana benzetilmesiyle yapılır. Teşbih sanatı genellikle benzeyen/benzetilen/benzetme edatı/benzetme yönü gibi unsurlar kullanılır. Gerek Divan şiirinde gerekse modern Türk şiirinde en çok kullanılan sanattır.
Dünyâyı harâb etti o mestâne bakışlar
Ol çeşm süzüşler o gazâlâne bakışlar
Şeyhülislâm Bahâyî
Şeyhülislâm Bâhâyi, sevgilinin dünyayı birbirine katıp, her şeyi yakıp yıkan ve harap eden bakışlarını, sarhoşun baygınca bakışına ve ceylanın süzgün bakışına benzeterek teşbih sanatı yapar.
Gel artık, mâsivâ yok, şimdi yurdum Tanrı yurdudur
Tüten hücremde îmânım, yatan, yer yer sücûdumdur.
Mehmet Akif Ersoy-Safahat/970
Mehmet Akif, mezar/kabir âlemini, Tanrı yurduna, hücresinde türeni imanına ve yerlerde serilmiş yatanları da secde eden insanlara benzeterek, teşbih sanatı yapar.
Bir acem bahçesi bir seccade
Dolduran havzı âteşten bâde…
Ahmet Haşim-Bütün Şiirleri/131
Ahmet Haşim, üzerinde namaz kılınan seccadeyi bir acem bahçesine benzeterek teşbih sanatı yapıyor. Bununla birlikte güneş ışığı vurmuş havuzu, bâdeye/içki kadehine; güneşin havuzdaki suya yansımasını ise ateşe benzetir.
Akşam… lekesiz, sâf, iyi bir yüz akşam…
Tā karşı bayırlarda tutmuş iki üç cam
Yahya Kemal Beyatlı-Kendi Gök Kubbemiz/131
Yahya Kemal, akşamı saf, lekesiz bir insan yüzüne benzetir. Şair, bu benzetmeyi, yüzün saflığı/ temizliği/ beyazlığı karşısında, akşamın siyah/pis/karanlık olması nedeniyle ayrı bir tezat sanatı içerisinde yapar.
Bırak beni haykırayım, susarsam sen matem et;
Unutma ki şairleri haykırmayan bir millet
Sevenleri toprak olmuş öksüz çocuk gibidir.
M. Emin Yurdakul- Bir Şiirden/17
Mehmed Emin, şairleri haykırmayan milleti sevenleri toprak olmuş /ölmüş öksüz bir çocuğa benzeterek teşbih sanatı yapar. Burada şair, ulusların sözcüsü gibi etkin bir özne olarak milliyetçi bir iradeyle karşımıza çıkar.
Yine doldu gemimizin arması.
Bizim gemi martı gibi pek oynak
Enis Behiç Koçyürek- Beş Hececiler/85
Enis Behiç, gemiyi, oynaklığı/ dalgalarla yalpalanması nedeniyle martıya benzeterek teşbih sanatı yapar. Martılar denizlerde oynaşan oldukça oynak/ hareketli kuşlardır. Gemilerin martılara benzetilmesi, onlar gibi oynaklığı/hareketliliği ve denizlerde hızla yol almaları nedeniyledir.
Burada insan, toprak gibi, güneş gibi, deniz gibi bereketli;
Burada insan gibi verimli deniz, güneş ve toprak
Nazım Hikmet-Kuva-yı Milliye/90
Nazım Hikmet, birinci dizede, insanı “gibi” edatıyla toprağa, güneşe ve denize benzetilirken, yine ikinci aynı edatla benzetilenleri, deniz, güneş ve toprağa da tersinden bir okumayla insana benzeterek zincirleme teşbih sanatı yapar.
Dörtnala gelip Uzak Asya’dan
Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan
Bu memleket bizim
Nazım Hikmet- Edebiyat Bilgileri/1226
Nazım Hikmet, Anadoluyu, şekil bakımından Uzak Doğu’dan dörtnala koşarak gelen bir kısrak başına benzeterek nefis bir teşbih sanatı yapar. Anadolu’nun coğrafi şekil bakımından bir kısarak başına benzediği bir vakıadır.
Uykuya varmak için bu hazîn günde, erken
Kapanmayan gözlerim duvarlarda gezerken
Birdenbire kıpkızıl birkaç satırla yandı,
Dört mısra değildi, sanki dört damla kandı
Faruk Nafiz ÇAMLIBEL-Han Duvarları/54
Faruk Nafiz, duvarda gördüğü bir şiirin mısralarını/ kıtayı dört damla kana benzetirken, o mısraların dehşetinden sanki kalbine dört damla kan düşmüş gibi olmuştur. Bu nedenle duvardaki şiir kalbe düşen/ damlayana benzetilmiştir.
Ufuklarda bu akşam ne sis var, ne bulut var;
Selviler içinde bir alev Emirsultan
Ömer B. Uşaklı- Hayatı, Eserleri ve Şahsiyeti/96
Ömer Bedreddin, Bursa Emir Sultan türbesini selviler içinde bir aleve benzetir. Alevin insanları aydınlatıcı ve yol gösterici niteliği böyle bir benzetmenin yapılmasına neden olmuştur ki, Emir Sultan da insanlara maneviyatı nedeniyle yol göstericidir/ aydınlatıcıdır.
Sen Türkiye gibi aydınlık ve güzelsin
Benim doğduğum köyler de güzeldi
Cahit Külebi-Bütün şiirleri/15
Cahit Külebi, Sevgilisini Türkiye kadar aydınlık ve güzel olarak nitelerken teşbih sanatı yapmaktadır. Sevgili, güzellik yönünden Türkiye’ye benzetilirken. Benzetmenin yanında güçlü ve güzel bir irsal-i mesel sanatı da vardır.
Ah bu Türküler
Türkülerimiz
Ana südü gibi candan
Ana südü gibi temiz
Türküler tüter dağ dağ, yayla yayla
Köyümüz, köylümüz memleketimiz
B.Rahmi Eyüboğlu- Dol Karabakır Dol/141
Bedri Rahmi, köyünü/köylüsünü/memleketini saflık ve temizlik yönünden ana sütüne benzetir. Süt beyazdır/siyah değil. Beyazlık, saflığın ve temizliğin bir simgesidir. Şair, köyünün ve memleketinin türkülerini de anan sütüne benzetir. Sanatçı, biraz daha dolaylı olarak türküleri; dağa, yaylaya, köye, köylüye benzetmenin yanında, teşbihi daha da genişleterek “memleketimize” e benzetiyor.
dil ve anlatım ANASAYFA’YA DÖNMEK İÇİN TIKLA
İSTİARE
Bir sözün benzetme amacıyla başka bir sözün yerine kullanılmasıdır. İstiare hem bir mecaz hem bir benzetme sanatıdır. İstiare, mahiyet itibariyle, alegori ve symbole’le ortak bir noktada birleşir. Başka bir perspektiften bakılacak olursa istiare, teşbihin tekamül etmiş şeklidir. İstiare, dil ve üslubun doğal bir ürünüdür. Gerek Divan şiirinde gerekse modern Türk şiirinde sevilerek kullanılmıştır.
A. AÇIK İSTİARE
Benzetme öğelerinden yalnızca benzetilen ile yapılan istiaredir. Bu tür istiarelerde benzetilen söylenip benzeyen söylenmez. Açık istiare, başka bir ifadeyle gerçek anlamın dışında müstear bir isim kullanmaktır. Klasik Türk Edebiyatındaki klişeleşmiş mazmunların çoğu açık istiaredir. Açık istiarenin modern şiirde de oldukça yoğun olarak kullanıldığını görüyoruz.
Kadem kadem gece teşrîfi Nâilî o mehin
Cihân cihân elem-i intizâre değmez mi?
Nâilî
Nâilî-Kadim, sevgiliyi “meh” (ay) olarak nitelendirerek açık istiare sanatına başvurmaktadır. Şair sevgilinin/mehin gece adım adım kendisine doğru gelişini adeta nefsinde yaşamaktadır. Onu/sevgiliyi/mehi beklemek dünyalar kadar üzüntü çekmeye değmez mi? Derken değeceğine dair kuvvetli bir inancı vardır.
Yaslı gelin gibi mahzun mu bilmem?
Yüce dağ başında siyah tül vardır.
Rıza Tevfik Bölükbaşı-Hayatı, Hatıraları, Şiirleri/263
Rıza Tevfik, yüce dağ başındaki bulutları siyah bir tüle benzeterek istiare sanatı yapmaktadır. Burada siyah tül/ benzetilen, bulutların yerine kullanılmıştır. Ayrıca birinci dizede bir istifham sanatı vardır.
Garbın ucunda, son kıyıdan en gürültülü
Bir med zamanı gökyüzü kurşunla dolu
Yahya Kemal Beyatı – Kendi Gök Kubbemiz/15
Yahya Kemal, gökyüzünü kurşunla örtülü olarak gösterirken, aslında gökyüzünün bukutlarla kapalı olduğunu anlatmak istemiştir. Fakat burada benzetilen / kurşun söylenmiş, benzeyen/bulut söylenmemiş.
Yaralanmış temiz alnından uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab ne güneşler batıyor!
Mehmet Akif Ersoy- Safahat
Mehmet Akif, güneşleri / benzetileni söylediği halde benzeyeni / Türk askerlerini söylemeyerek açık istiare sanatı yapmıştır. Ayrıca burada hilal / benzetilen söylenip benzeyen / bağımsızlık söylenmeyerek ikinci bir istiare sanatı daha söz konusu edilmiştir.
Bu bir lisân-ı hafîdir ki ruha dolmakta
Kızıl havaları seytret ki akşam olmakta…
Ahmet Haşim-Bütün Şiirleri/226
Ahmet Haşim, benzetileni / lisân- hafî’yi / gizli dili söyleyip benzeyeni / aşkı söylemeyerek açık istiare sanatı yapar. Aşk, genelde âşıkların gönlünde gizli / platonik bir öznedir. Fakat bu özne çoğunlukla eylemsizdir / aksiyoner değildir.
Uludağ etekleri al ipekten bu akşam
Düştü yeşil ovaya kubbelerin gölgesi
Ömer B. Uşaklı-Hayatı, Eserleri ve Şahsiyeti/19
Ömer Bedrettin, akşam vakitleri Uludağ eteklerini al ipek olarak nitelendirirken benzetilen / al ipeği söylediği halde benzeyeni / akşamın kırmızı ışık huzmelerini söylememiştir.
Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
Ve ipek bir halıya benzeyen toprak,
Bu cehennem, bu cennet bizim
Nazım Hikmet- Kuva-yı Milliye/90
Nazım Hikmet, benzetilen/Cenneti/Cehennemi söyleyip, benzeyeni Anadolu’yu söylemeyerek açık istiare sanatı yapar. Anadolu, karşılıklı bir tezat diyalektiği içerisinde Cennet ve Cehennem olarak nitelendirilmiştir.
Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?
Benim mi Allah’ım bu çizgili yüz?
Ya gözler altındaki mor halkalar?
Neden böyle düşman görünürsünüz,
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?…
Cahit Sıtkı Tarancı-Bütün Şiirleri/188
Cahit Sıtkı, şakaklarına karın yağıp yağmadığını tecahül-i ârif sanatıyla sorgularken, şakaklarındaki karı / benzetileni söyleyip, ak kılları / benzeyeni söylemeyerek açık istiare sanatı yapıyor.
dil ve anlatım ANASAYFA’YA DÖNMEK İÇİN TIKLA
TANZİMAT DÖNEMİ TÜRKEDEBİYATI
SOSYAL DURUM:
Osmanlı Devleti kuruluşundan başlayarak Bizans sağ Balkanlara Orta ve Güney Avrupa ya egemen olmak istemiştir. II. sultan Mehmet in Kanuni sultan Süleyman II. Osman’ın Viyana yi ikinci kez kuşatan kara Mustafa paşanın amaçları Avrupa’ya egemen olmaktı Avrupa da Rönesans la başlayan uygarlığın dil, kültür, sanat ve teknik gelişmesi Osmanlı Defle tine tam anlamıyla yansımamıştı. Fatihten sonra mısır, İran gibi devletlerle savaşmak zorunda kalan Osmanlı devleti Avrupa ya egemen olmak amacından uzaklaşmıştır.
Osmanlı-Avrupa ilişkileri kanuni döneminde güçlenmiştir. Osmanlı devletinin Fransa ya yaptığı yardımlar iki ülkeyi birbirine yakınlaştırmıştır. Böylece Fransız kültürü Osmanlı kültürünü büyük ölçüde etkilemiştir. Avrupa uygarlığının en etkili olduğu dönem LALE DEVRİDİR Sultan III. Ahmet ve Sadrazam Damat İbrahim paşa batı ile olan kültürel ve ekonomik ilişkilerini özellikle Fransa ile güçlendirmiştir. Osmanlı Devletinin Fransa elçisi Yirmi sekiz Çelebi Mehmet Efendinin ve oğlu Sait paşanın gözlemleri, Sait Mehmet paşanın İbrahim Müteferrika ile birlikte kurdukları ilk Türk Matbaası (1726) imparatorluğunun Avrupa ya açılan önemli bir penceresi olmuştur. Ülkeye Avrupai yenilikler getirmek isteyen Damat İbrahim Paşa öldürülmüş, sultan III. Ahmet Patrona Halil isyanında (1730) tahtan indirilmiştir.
18. YÜZYILIN ikinci yarısında I. Mahmut ve III. Mustafa, askeri alanda yenilikler yaptı Sultan III Selim Osmanlı toplumunda yenilikler yapma gereğini savunarak NİZAM-I CEDİT
adı verilen yeni bir ordu kurdu. Savaş metotları ile ilgili Fransızcadan tercüme edildi. Böylece Fransızca yakından tanınan bir dil haine geldi. Aynı zamanda Osman lı aydınları arsında 1789 Fransız Devrimini doğuran düşünceler tartışmaya başlandı. III. Selimin öldürülmesiyle son buldu.
Sultan II. Mahmut, yapılması gereken yenilikleri daha cesur ve daha esaslı bir devlet hareketi olarak ele aldı.1826 da Yeniçeri Ocağını kaldırdı. Kurduğu Harbiye mektebine Fransa dan öğretmenler getirdi (1834) Avrupa ya askeri öğrenciler gönderdi. Harbiye, Tıbbiye, rüştiye mektepleri açtı. TAKVİM-İ VAKAYİ adlı ilk resmi gazete çıkarıldı.(1831)
TANZİMAT FERMANI
Tanzimat sözcüğü, düzenleme, düzeltme anlamlarına gelen tanzim sözcüğünün çoğuludur.1839 yılının Osmanlı imparatorluğu ile Avrupa uygarlığı arasındaki ilişkide önemli bir yeri vardır.
3 Kasım 1839 da İstanbul da, Gülhane parkın da okunduğu için Gülhane hattı hümayunu adı verildi. Bu ferman yapılan resmi bir törenle hariciye nazırı Mustafa reşit paşa tarafından halka duyuruldu. Bu tarih, Osmanlı imparatorluğunun insan haklarının korunması ilkesini kabul ettiğini Tanzimat fermanıyla bütün dünyaya resmen bildirdiği tarihtir. Osmanlı tarihinde tazminat dönemi denilen yeni bir dönemin başladığın haber veren Gülhane hattı hümayunu da bildirilen değişiklikler şunlardır.
1.Müslüman olsun olmasın bütün halk yasa önünde eşit olacak.
2.Müslüman olsun olmasın herkes, canından, malından, namusundan emin olacak.
3.vergiler düzenli bir şekilde toplanacak. Az kazanandan az vergi, çok kazanandan çok vergi alınacak.
4.Rüşvet alınmayacak ve bütün devlet görevlileri maaşlı olacak.
5.Yargı kararı olmadıkça hiç kimse ceza görmeyecek yargısız idam edilmeyecek zehirlenmeyecek idam edilenleri mallarına el konulmayacak.
6.Askerlik süresinin bir sınırı olacak.
7.Gerek padişah gerek diğer yetkililer yeni kararların uygulanması için yemin edecektir.
Alınan bu önemli kararlar o günkü toplumsal yaşamı ve yapılacak değişiklikleri ortaya koymaktadır. Bununla beraber 18 Şubat 1856 Avrupalılar sultan Abdülmecit ten bir ferman daha çıkarmasını istediler ıslahat hattı hümayunu vaka-yı Hayriye veya Tanzimat ı Hayriye adlarıyla da anılan bu ferman bütün din ve mezheplerin hürriyetini garanti altına alıyordu.
Her ne şekilde olursa olsun bu fermanlarla Osmanlı Defletin in yönetimi yasal ve Avrupai bir şekil aldı. Böylece deflet idaresi doğu İslam uygarlığı etkisinden çıkarak Avrupa uygarlığı etkisine girmiş olacaktı.
Çeşitli alanlardaki yeniliklerin edebiyat alanında da görülmeye başlaması kaçınılmaz bir gelişme oldu.
TANZİMAT DÖNEMİ TÜRK EDEBİYATI
Tanzimat edebiyatıyla birlikte Avrupa’dan alınmış roman, öykü, tiyatro, makale gibi edebi türler kullanılmaya başlanmıştır. Şinasi NAMIK kemal, ziya paşa gibi Tazimatın I.dönem edebiyatçıları Fransız DEVRİMİYLE dünyaya yayılan vatan, millet, adalet, hürriyet gibi kavramları işlediler. Sanatın amacını toplumu eğitmek, halka ulaşmak olarak gördüklerinden yalın bir dili savundular ama eski alışkanlıklarından kurtulamadılar.
İlk Türkçe gazete 1831 de çıkarılan takvim-i Vaka yi adındaki ilk resmi gazetedir. Churchill adında bir İngiliz in daha sonra çıkardığı ceride-i havadis 1840 yarı resmi bir yapıya sahiptir.1860 yılından sonra gazetelerin sayısı çoğalır bu yıl Şinasi Agâh EFENDİ ile birlikte tercüman-ı Ahval i ilk özel Türk gazetesi olarak 1862 de Şinasi tasvir-i Efkâr ı ÇIKARIR gazete aracılığıyla Topluma. Sosyal ve politik alanda yeni fikirler sunulur.
Bu dönemde etkisi en geniş ve sürekli olan kişi Namık kemaldir. Celaleddin Harzemşah adlı piyesiyle Cezmi romanında kendi idealine uygun tarihi kişilikler işler intibahta ise sosyal sorunlar üzerinde durur.
Ahmet Mithat Efendi Felatun bey ile rakım efendi ve kıssadan hisse adlı eserinde halk bilgilendirmek
Eğitmek amacını güder Şinasi şair evlenmesi adlı piyesinde ailenin kuruluşunu eleştirir. İlk folklor çalışmasını yapar Şemsettin Sami Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat romanında evlenme şeklinin yanlışlığına değinir ziya paşa şiir ve inşa adlı makalesinde Tanzimat döneminin sanat anlayışını benimsemiş görünürken harabat ön sözünde önceki görüşlerini inkâr eder
II. Abdülhamit DÖNEMİ POLİTİK ve sosyal durum itibariyle baskıların arttığı bir dönemdir parlamento
n Rejimini Osmanlı devletini parçalayacağını düşünen Abdülhamit mebus an meclisini kapatarak ülkeyi yıldız sarayından idare eder hürriyet taraftarlarını İstanbul’dan uzaklaştırır POLİTİK VE SOSYAL düşüncelerin yasaklanması edebiyata da etki eder Şinasi ziya paşa Namık kemal topluluğu genel olarak toplum için sanat yaparken Recai zade MAHMUT EKREM Abdülhak HAMİT SAMİ PAŞA ZADE SEZAİ
SANAT İÇİN SANAT anlayışına yakınlık göstermişlerdir Abdülhak Hamit batı edebiyatının şekil ve türlerini klasik ve romantik Avrupa edebiyatı örneklerini edebiyatımıza başarıyla yansıtmış Avrupailiğin bizde tam bir temsilcisi sayılmıştır. SAMİ PAŞAZADE SEZAİ roman, hatıra ve küçük hikâyeleriyle romantik ve realist ekollerin inceliklerine ulaşmış bir yazar olarak karşımıza çıkar. Tanzimat II. dönemi Türk edebiyatı TEMSİLCİLERİ ülkede devlet otoritesinin sanatçılara fırsat vermeyecek kadar sert olmasından dolayı toplum için sanat ilkesinden uzaklaşmışlardır. Bunun yanında bu dönem temsilcilerinin mücadeleci bir ruha sahip olmadıklarını da kabul etmek gerekir.
DİVAN EDEBİYATI İLE TANZİMAT DÖNEMİ TÜRK EDEBİYATI ARASINDAKİ ETKİLEŞİM
Türkler İslamiyetin etkisine girdikten sonra dillerinde büyük bir değişme görülür. Türk diline ARAPÇA, FARSÇA KELİME ve gramer kuralları girer. Türkçedeki bu olumsuz Etkilenmelere karşı ilk tepkiler xI. yüzyılda kaş garlı MAHMUT âli şiir neva mı gelmiştir. Dilimizdeki yabancı sözcüklerin çokluğu 16. ve17. Yüzyılda daha belir
gin olarak kendini göstermiştir. Tanzimat dönemi sanatçıları geçmişten gelen bu ağdalı
Dili sadeleştirme yolumda köklü düşünceler üretmişlerdir. Şinasi bir makalesinde halka halkın diliyle hitap edeceğiz diyerek dönemin dil anlayışını belirlemiştir.ziya paşa da şiirimizi halk şiiri inşamızın İstanbul halkının kullandığı dil olması düşüncesini dile getirmiştir.bu dönemde Namık kemal Ahmet Mithat efendi
Şemsettin Sami , Ahmet VEFİK PAŞA halkın konuşma dilinin edebiyat dili olması görüşünü savunmuşlardır bütün bu düşüncelere rağmen istenilen sadeliğe ulaşılamamıştır.
İslam kültürü etkisi Türklerin nazımda kullandıkları milli ölçü olan hece ölçüsünü bırakarak aruz ölçüsünü kullanmalarına sebep olmuştur. Aruz ölçüsü 11.yüzyıldan 19. yüzyılın ortalarına kadar Türk edebitayatın da kullanılmıştır.bu dönemde halk şiirleri çoğunlukla aruza ilgi göstermişlerdir.divan şairleri aruza genellikle sıkı sıkıya bağlı kalmışlar hece ölçüsünü kullanan halk şairlerini küçümsemişlerdir
Hece aruz sorunu ilk kez Tanzimat döneminde ortaya çıkar bu dönemde şairlerin hemen tümü hece ölçüsünü savundukları halde aruz’u tercih ederek en güzel eserlerini vermişlerdir.
Divan şairleri Türk milli nazım şekillerini bırakarak Arap ve İran edebiyatlarını aldıkları nazım şekillerini kullanmışlardır.
Tanzimat şairleri ise Batı’da gördükleri çeşitli nazım şekillerinden etkilenerek türk şiirine nazım yeni şekiller getirmişlerdir.Tanzimat şiiri divan şiirine göre daha canlı ve çeşitlidir divan şiirinden ayrılan en önemli özelliği ise toplumcu bir anlayışa sahip olmasıdır.Şinasi Namık Kemal, Ziya Paşa her türlü edebi sanat kaygısından uzak bir anlatım anlayışını yerleştirmeye çalışmışlardır.Tanzimat döneminde edebiyatımız bir çok yönden yenileşmeye başlamış olmakla beraber divan edebiyatının etkisinden tamamen kurtulamamışlardır.
TANZİMAT DÖNEMİ TÜRK EDEBİYATININ GENEL ÖZELLİKLERİ (EDEBİ,SİYASİ VE SOSYAL DEĞİŞMELER)
1-)Bu dönem şair ve yazarları doğu kültüründen kopmamış batı kültürünü de tam anlamıyla benimseyememiştir kavram ve düşünce karmaşası içine düşmüşlerdir.
2-)Hepsi kendi imkanları ile özel eğitim görmüş yabancı dil öğrenmişlerdir.
3-)Büyük çoğunluğu Avrupa’yı görme imkanı bulmuş batıyı yakından tanımışlardır.
4-)1789 Fransız devriminin sosyal ve siyasi sonuçlarının olan hürriyet eşitlik sosyal adalet meşrutiyet dünya kardeşliği gibi kavramları benimsemiş Osmanlı toplumuna bu düşünceleri aşılamaya çalışmışlardır.
5-)Bu düşünceleri topluma aşılarken siyasi baskı altında olduklarını savunmuşlardır.
6-)Toplumu eğitmek ve eğitilen topluma eğitici olmak iddiasını taşıdıklarından branşlaşma yerine her şeyden haberdar olmak hiç olmasa azar, azar bir şeyler bilmek için okumuşlardır.
7-)Yukarıda sözü edilen sosyal ve siyasi düşünceleri ayrı kaynaklardan öğrenmeleri nedeniyle kavram karmaşası içindedirler.
TANZİMAT DÖNEMİ TÜRK EDEBİYATI
DİL VE ANLATIM ÖZELLİKLERİ
1-)Tanzimat dönemi türk dil tarihi konusunda çalışmaların başladığı sözlük çalışmalarının ilk defa bilimsel olarak yapıldığı bir dönemdir.
2-)Konuşma dilindeki sadeliğin yazı dilinde de olması görüşünü benimsemişlerdir.
3-)Roman ve hikayelerde dil iki değişik görüntü verir karşılıklı konuşmalarda sadeleşen dil ruh çözümlemeleri ve tasvirlerde ağırlaşır.
4-)Tiyatroların dili genellikle sahne diline uygundur şive taklitleri ve cinasalar geleneksel türk seyirlik oyunlarından meddah orta oyunu ve karagözden esinlenen sonucu eserlere yansımıştır.
5-)Birkaç şairin özenti ile halk şiiri yolunda yaptıkları şiir çalışmaları dışında şiirin dili oldukça ağırdır divan edebiyatını bile geride bırakan bu ağır dil Arapça Farsça tamlamalarla doludur tanzimatın 1. dönemindeki toplum için sanat görüşüne ters düşer.
6-)Divan nesrinin belirgin özelliği olan sanatlı ve uzun cümle yapıları terk edilmiş kısa ve açık anlatımlı cümleler kullanılmaya başlanmıştır.
TANZİMAT DÖNEMİ TÜRK EDEBİYATI ŞİİRİ
Tanzimat dönemi şiiri divan edebiyatı şiirine göre daha canlı konu yönüyle daha zengindir nesirle birlikte yenileştirilen ilk türdür divan şiirinden ayrılan en belirgin özelliği toplumcu olmasıdır. Tanzimat şiiri yeni bir dünya görüşü hayat anlayışı peşindedir ilk temaları şinaside medeniyet , kanun , hak , adalet , devletin görevlileri gibi sosyal konulardır bunlara Namık kemal ve ziya paşa vatan hürriyet temaları eklenir.Tanzimat şiirinin 2.döneminde recaizade Mahmut Ekrem ve Abdül hak Hamit ise sosyal konuları 2.plana atarak metafizik düşünceye yönelmişlerdir.Ölüm, hayat, Allah, ruh,dünya,varlığın sonu gibi konuları işlemişlerdir bu dönemde işlenen bir diğer tema insanın iç dünyası ve aşktır.
Tanzimat şiiri şekil bakımından divan şiirinin etkisi altında kalmıştır divan edebiyatı nazım şekilleri ve söz sanatları tamamıyla atılmamıştır.Yeni nazım şekillerinin yanı sıra divan edebiyatı nazı şekilleri kullanılmıştır.Türk şiirinde yenileşme kullanılmıştır.
Türk şiirinde yenileşme hareketi Şinasi ile başlar Şinasi yenilikçi görüşlerini Mustafa reşit paşaya yazdığı kasidesinde açıkça belirtir kasidelerinde kullandığı kelimler anlatım ve hayal öğeleri yönünden divan edebiyatı kasidesinden farklıdır.Şinasiyle aynı nesirden olan ziya paşa fikir ve sanatı yönünden güçlü olmasına rağmen edebiyatımızın batılaşmasında Şinasi kadar etkili olamamıştır klasik bir edebiyat öğrenimi görmüş olan Namık kemal şinasinin etkisinde kalarak batıya yönelmiştir böylece Tanzimat hareketinin getirdiği sosyal prensiplere uygun olarak toplum için sanat anlayışına bağlı kalmıştır.Hürriyet vatan hak , adalet , kanun ahlak temalarını işlemiştir. İnsanın güçsüz olduğu düşüncesine karşı çıkarak şiirlerinde insanın bir kahraman olduğu görüşünü savunmuş bu görüşleriyle recaizade Mahmut Ekrem ve Abdül hak Hamit i etkilemiştir.Recaizade Mahmut ekerem ile Tanzimat edebiyatının 2.dönemi başlar bu dönemde sanat için sanat görüşe ağırlık kazanmıştır.Recaizade Mahmut erkeme göre şiirin tek amacı güzelliktir Tanzimat şiirindeki batılaşmanın asıl büyük ismi abdül hak Hamit tarandır abdül hak Hamit tarhanın eserlerinde aşk tabiat temalarının yanı sıra ölüm ölümden duyulan ıstırap gözlemlerini şiirlerinde işlemiştir, kültür birikimiyle Tanzimat şiirinin şair-i azamı ünvanını kazanmıştır.
Cevaplar Alttadır.
EDEBİYAT BİLGİLERİ
HOMEROS
Eski Yunan edebiyatının en önemli destan yazarı olan Homeros’un hayatı hakkında kesin bilgiler yoktur. Tarihte Homeros(heredos) Homeros’un M.Ö IX yüzyılda yaşadığını söyler. Troinalı olduğunu söylenen şaire birçok yunan kentinin sahip çıktığı da bilinmektedir. Türk halk ozanları gibi Hemores da gezgin bir şairdir.
EDEBİYAT BİLGİLERİ
Manas Destanı, Türklerin İslamiyeti kabul etmelerinden sonra meydana gelen ilk destanlarımızdandır. IX,-XII. yüzyılda Türkistan’da ortaya çıkmıştır.500.000 mısra olarak tespit edilen Manas Destanı manzum olup kopuzla söylenmektedir.
Manas Destanı’nda şekil ve uyak bakımından herhangi bir düzen yoktur. Genellikle 7’li, 8’li hece ölçüsüyle söylenen bu destanda yarım uyaklar ve mısra başlarında görülen aliterasyonlar vardır.
Alman Türkolog Prof. Radloff, Manas Destanı’nın Kızgınlık arasında yaptığı derleme araştırmalardan sonra 1885’te yayımlamıştır.
EDEBİYAT BİLGİLERİ
EDEBİYAT BİLGİLERİ
EDEBİYAT BİLGİLERİ
EDEBİYAT BİLGİLERİ
GÜL ŞEHRİ
İyi bir mutasavvıf olan şair Kırşehirlidir. XIII. Yüzyılın sonu , XIV. Yüzyılın başlarında yaşamıştır.
Mantıku’t-Tayır, Türkçesinin başarılı örneklerinden biridir. Gülşehri, bu eserinde pek çok hikaye anlatmaktadır. Bunun dışında şeyhi olan Ahi Evren menkıbeleri hakkında bir mesnevi yazmıştır.
Gülşehri’nin, din ve tasavvuf konularını işleyen Felekname adlı eseri de vardır.
Felkname; tasavvufi olduğu kadar ahlaki ve didaktik bir eserdir.
EDEBİYAT BİLGİLERİ
AHMEDİ (1334-1413)
Klasik şiir kurucusu kabul edilen Ahmedi, Kütahyalıdır. Bursa ve Edirne sarayları çevresinde, rahat bir hayat yaşamış, aşk ve eğlence temalı gazeller yazmıştır. Onun döneminde şiirimiz, İran etkisinden kurtulmuş, şekil ve konu yönünden zenginleşmiştir. Aşk, eğlence,tarih ve tabiat konulu şiirler yazan şair, güzel sanat eseri meydana gelmiştir. Eserleri ;Divan, iskendername, Cemsid ü huşit, Mirkad-ı Edep’tir.
EDEBİYAT BİLGİLERİ
KADI BURHANEDDİN(1344-1398)
Asıl adı Burhaneddin Ahmet olan şair, kayseri kadısı Şemsettin Mehmet’in oğludur. Babasının görevi nedeniyle Kahire ve halep’te bulunur. İslamı bilimlerin yanı sıra Astoronomi,tıp eğitimi görür. Babasının ölümü üzerine Kayseri kadısı olur.(1364) Kadı Burhaneddin, bölgesindeki iç karışıklıklardan yararlanarak Sivasta sultan ilan eder. Akkoyunlularla yapılan savaşta tutsak düşer ve öldürülür.
Kadı Burhaneddin’ in şiirlerinde Azeri Türkçesinin özellikleri görülür. Eserlerinde aşk ve kahramanlık temalarının yanında tasavvuf da yer verilmiştir.
EDEBİYAT BİLGİLERİ
TÜR ve ŞEKİL
Okuduğunuz metin bir fıkradır. Fıkranın birkaç anlamı vardır. İnsanları güldürmek ve bazende düşündürmek için anlattığımız espirili hikayeleririn yanı sıra güncel olayların kaleme alındığı gazetelerede fıkra denir. Bu iki maddesinin çeşitli bendlerine de fıkra denir.
NASRETTİN HOCA (1209-1285)
Hayatı hakkında kesin bilgiler olmayan Nasrettin Hoca, araştırmacıların örüşüne göre Sivrihisar’ın Horlu köyünde doğdu. Babası bir köy imamıdır. Kendiside bir dönem imamlık yapmış ve tasavvuf ile ilgilenmiştir.
Dünya çapında tanınmış bir düşünür ve fıkra ustasıdır.
Nasrettin Hoca, halkımızın duygu, düşünce ve espri anlayışının sembolüdür. Hemen hemen her fıkrada Türk halkının hayat felsefesini aksettiren düşüncelere rastlanır. Bu yüzden de çok sevilmiş ve benimsenmiştir.
Hoca’nın kendisine has bir nükte gücü vardır. O kendi zekasını ortaya koyarak ve gülünç duruma düşmeden nükteler yapmıştır. Günümüzde bir çok fıkra Hoca’ya mal edilir; oysa öğüt verme özelli taşımayan, Türk halkının sağduyusunu ve mizacını yansıtmayan fıkralar onun değildir.
Onun pek çok nüktesi, dilimize atasözü veya deyim olarak yerleşmiştir. “parayı veren düdüğü çalar .”, “El elin eşeğini türkü söyleyerek arar.”, “Yorgan gitti kavga bitti.”, “Ye kürküm ye.”, “ Tavşanın suyunun suyu.” , “Bindiği dalı kesmek.”, “kazın ayağı öyle değil.” , “İpe un sermek .” gibi.
EDEBİYAT BİLGİLERİ
Halkın hayal gücü, sevdiği insanı yüceltir ve onlara olağan üstü nitelikler verir. Battal Gazi Destanı’nda olağanüstü olaylar ve destan kahramanın olağan üstü özellikleri vardır. Destan, milletlerin hayalindeki ideal insan tipini ve halkın suratlarını yansıtan edebiyat eserleri olması bakımından önemlidir. Bir kişi tarafından yazılmadığı ve halk tarafından anlatılarak şekillendirildiği için anonimdir.
EDEBİYAT BİLGİLERİ
Fütüvvetname yazarı Halil oğlu Yahya Burgazi hakkında elimizde kesin bir bilgi yoktur. Edirneli olduğu tahmin edilmektedir. Hoca Selahaddin Medresesi’ne devam eder Halit oğlu Yahya Burgazi , Arapça, ve farsaça öğrenmiştir. Fütüvvetname’yi yazarken Mevlana’nın Mesnevi’sinden faydalanmıştır. Fütüvvetname XIII. Yüzyılda ilk yarısında kaleme alınmıştır.
EDEBİYAT BİLGİLERİ
SADİ (1213-1292)
Sadi, Şiraz’da doğar. Bahdat’ta Nizamiye Medreseleri’nde okur. Hicaz, Bağdat ve Azerbeycan’ı gezdikten sonra Şiraz’a döner ve orada ölür.
Bostan ve Gülistan, Sadi’ye ün kazandıran iki önemli eserdir. Bu eserler, yüzyıllarca Medreseler’de okunmuştur. Eserlerde kısa olaylar, ibret levhaları halinde verilmiştir.
Başlıca eserleri:Gülistan, Bostan, Alk u lşk, Gazeliyat, Hubsiyat.
EDEBİYAT BİLGİLERİ
ALİ ŞİR NEVAI (1441- 1501)
Çağatay Edebiyatının en büyük şairlerinden olan Ali Şir Nevani soylu bir aileye mensuptur. Çok iyi bir öğrenim şehirleri olan Semerkant’ı, Horasanı dolaşır. Süt kardeşi ve okul arkadaşı Hüseyin Baykara’nın sultan olması üzerine onun hizmetine girer, divan beyliği , naiblik gibi önemli görevlerde bulunur. Ölümü nedeniyle Herat’ta üç gün yas ilan edilir
Ali şir Nevai, çok yönlü kişiligi ile yalnız kendi çagını değil bütün türk edebiyatının en önemli şair ve yazarlarındandır. Çağatay Türkçesinin edebiyat dildi özelliği kazanmasında emegi geçen sanatçı, aynı özaman da önemli bir devlet adamıdır, müzisyendir.
Bütün şiirlerini azainü’ı –Maani adı altında dört divan halinde toplanmıştır: çocukluk döneminde yazdıklarına Garaibu’s-Sıgar; gençlik döneminde yazdıklarına Nevadirü’ş-Şebab; orta yaş döneminde yazdıklarına Bedaiü’l-Vasat; yaşlılığında yazdıklarına da Fevaidü’l-Kiber adını vermiştir. Bu dört Türkçe divanının yanı sıra farsça divanı da vardır.
Edebiyatımızdaki ilk tezkire örneği sayılan Mecalisü’n-Nefais’i yazmıştır.
Ali şir Nevai Hamse’si, Mizanü’l-Evzan’ı Muhakemetü’l-Lugateyn ‘i Mahbubü’l-kulüb’u ilk türk dinine ve kültürüne önemli hizmetler bulunmuştur,
EDEBİYAT BİLGİLERİ
Mevlit, Hz. Muhammed’in doğumunu anlatan mesnevi tarzında yazılmış bir eserdir.
Mesnevi ,uzun konuların işlendiği bir nazım şeklidir. Her beyit kendi arasında kafiyelidir. Aruzun kıssa kalıplarıyla yazılmıştır. Anlam,beyitte biter. Kılasik edebiyata manzum hikayeler. mesnevi şeklinde yazılır.
SÜLEYMAN ÇELEBİ
Hayatı hakkında fazla bilgi yoktur. Yıldırım Beyazıt’ın divan imamlığı görevinde bulunduğu s
anılmaktadır. İyi bir öğrenim gören Süleyman çelebi, Mevlidi Bursa Ulu camii imamlığı esnasında yazmıştır.
Süleyman çelebinin bilinen en önemli eseri Vesiletü’n-Necat’tır.
Cevaplar Alttadır.

Yorumlarınızdan…