.
Kas 08


ERGENEKON DESTANI

Türk iline Oğuz Han soyundan İl han padişah oldu.Bu sırada tatarların başında Sevinç Han vardı.
Aralarında vuruş çıkmıştıİl Han daima galip geliyordu. Sevinç Han Kırgız Hanı na birçok adam ve hediye
göndererek onu kendi etrafına çekti. Oralardaki kabilelerin en kalabalığı Türkler olduğundan bütün savaşlarda
üstün geliyorlardı.Bütün Türk illerinde Türk ün oku ötmeyen kolu yetmeyen bir yer yoktu
Bundan dolayı bütün kabileler Türk ü kötülerdi. Sev,nç Han öteki boylara da elçiler gönderip birleşmek ve
Türklerden öç almak üzere anlaştı. Hepsi birleşerek Türk lerin üzerine yürüdüler Türkler çadır ve sürü
lerini bir yere yıgıp etrafna hendek kazdılar ; eklediler. Sevnç Han geldi .
Vuruş başladı. On gün savaş oldu. On günde de Türkler üstün geldi. Bunun üzerine Sevinç Han bütün
han ve beyleri topladı. Gizlice görüştüler. Sevinç Han ”biz bunlara hile yapmazsak işimiz bitiktir.”dedi.
Ertesi gün tanla çadırlarını kaldırıp kötü mallarını ve bir takım ağırlık larnı bırakarak kaçtılar . Türkler
güçsüzlükten kaçtıklarını sanarak bunları kovaladılar. Tatarlar dönüp çarpıştılar . Bu sefer Türkler yenildi
Ordugahlarına gelinceye kadar onları kestiler. Bütün ordugahı zapt ettiler. Bütün çadırları orada oldugu için
Türklerden bir aile bile kurtulmadı. Büyüklerini kılıçtan geçirdiler küçükten her birini bir kişi tutsak olarak
aldı. Tutsak olanlar efendilerinin boy adını aldılar bylece dünyada Türk’ten eser kalmadı.
Sevinç Han Türk ilini yagmaladıktan sonra ülkesine dönmüştü. İl Han ın oğulları savaşta ölmüslerdi.
Yalnız en küçügü olan Kıyan kalmıştı. Kıyan o yıl evlenmişti. İl Han ın kardeşinin ogullarından olan Nüküz.
de o yıl evlenmisti. Bunların ikisi de aynı bölüktn iki kişiye tutsak olmuştu. Savaştan on gün sonra bir gece
atlanıp hatunlarıyla birlikte kaçtılar. Savaştan önce kurdukları yere geldiler.
Düşmandan kaçıp gelen deve , at , öküz ve koyunları orada buldular. Konuşup şöyle dediler : ”Burada
kalsak birgün düşmanlarımız bizi bulur bir kabileye gitsek hepsi de bizim düşman. İyisi mi dağlar arasında
kimsenin daha yolu düşmemiş olan bir yere gidip oturalım.” Sürülerini sürüp dağlara doğru yürüdüler.
Yabani koyunların yürüdüğü bir yolu tutup tırmanarak yüksek bir dağın boğazına vardılar. Oradan tepeye
Çıkıp öte yana indiler. Oraları iyice gözden geçirdiler. Geldikleri yoldan başka yol olmadığını gördüler. o yol
da öyle bir yoldu ki bir deve, bir keçi bin güçlükle yürüyebilirdi. Ayağı biraz sürçse düşer parçalanırdı.
Vardıkları geniş ve sonsuz bir ülke idi . İçinde akarsular kaynaklar türlü otlar çayırlar yemişli ağaçlar türlü
türlü avlar vardı. Bunu görünce Tanrı ya şükürler kıldılar. Kışın mallarının etini yer derileri giyer yazın
sütünü içerlerdi.Oraya Ergene Kon adını verdiler. Ergene dağ kemeri Kon dik demektir. Orası
dagın doruğu idi.
Burada Kıyan ve Nüküz ün oğulları çoğaldı.Kıyan ın oğulları daha çok oldu. Kıyan ın ogullarına Kıyat
dediler. Nüküz ün ogullarının bir nicesine Nüzükler bir nicesine Dürlügin dediler. Kıyan diye dağdan şid-
detle ve hızla inen sele derler. İl Han ın oğlu güçlü ve tez bir kişi olduğundan ona bu adı vermişlerdi. Kıyat
Kıyan ın cokluğundur. Bu ikisinin soyları uzun bir süre Ergene Kon da kaldı. Çogaldıkça çogaldılar.Ger aile
uruk adıyla bir oymak teşkil etti.
Dört yüz yıl sonra kendileri ve sürüleri o kadar çogaldı ki artık oralara sığmadılar. Bunun üzerine
toplandılar ve knuştular. ”Atalarımızdan işitirdik Ergene Kon un dışından geniş ve güzel bir üle varmış.
Atalarımız orada otururlarmış. Tatar baş olup öteki boylarla birlikte bizim uruğumuzu kırmış yurdumuzu
almış. Artık Tanrı ya şükür düşmandan korkarak dağda kalacak durumda değiliz. Bir yol bularak
bu dağdan göçüp çıkalım. Bize dost olanla görüşür düşman olanla güreşiriz.” dediler. Hepsi bu düşünceyi
beğendi. Çıkmaya yol aradılar. Bir türlü bulamadılar. Bir demirci ” en bir yer gördüm orada bir demir
madeni var. Sanıyorum ki bir kattır. Onu eritirsek yol buluruz ” dedi.Gidip orayı gördüler demircinin sözünü
uygun buldular.
Millete odun ve kömür vergisi saldılar. Herkes vergisini getirdi. Dağın böğründeki çatlağa bir sıra odun
bir sıra kömür dizdiler. Dağın tepesine ve öteki yanlarına da odun ve kömür yığdıktan sonra deriden yet-
miş körük yaptılar yetmiş yere koydular. Ateşlediler hepsini birden körüklediler.
Tanrı nın gücüyle demir eridi. Bir yüklü deve geçecek kadar yol açıldı O ayı o günü o saati belleyip
dışarı çıktılar. İşte o gün Türklerce bayram saylıdı. O günden beri bu kurtuluş gününde bayram yaparlar.
Bir demir parçasını ateşte kızdılar. Demir kıpkırmızı olunca önce han demiri kıskaçla tutup örsün üstüne
koyar çekiçle vurur. Sonra bütün beyler de öyle yapar. Bu günü çok değerli sayarak ”zindandan cıkıp ata
yurdunu geldiğimiz gün ” derler.
Ergene Kon Dan çıktıklarında Türklerin hanı Kıyan soyundan Korlas uruğundan Börte Çene (Çine) idi.
Bütün boylara elçiler göndererek Ergene Kon dan çıktıklarını bildirdi. Boyların kimi sevindi imi yerinde.
Tatarlar ise bunların üzerine yürüdü saf bağlandı savaş oldu. Türkler yendiler.Tatarların büyüklerini kılıç
tan keçirdiler küçüklerini tutsak ettiler. Böylece dört yüz yılı sonra kanlarını aldılar. Mallarını zapt ettiler ve
oradaki boyların en güçlüsü be başı Türkler oldu. Hatta kimi uruklar Türk olmadıkları halde Türk üz diyerek
onlarla birleşti

1.ergenekon destanında anlatılanlara izleyici gözüyle baktığınızda hangi olayları görmektesiniz?sözlü olarak ifade ediniz.

2.a.ergenekon destanında dönemin zihniyeti ve yaşam biçimini ifade eden cümleleri bularak tahtaya yazınız.

b.bunlardan hareketle donemin zihniyeti ve yaşamıyla ilgili çıkarımlarda bulununuz.çıkarımlarınızı günümüz yaşam biçimiyle karşılaştırınız.

3.ergenekon destanı hangi özel günü ifade eder?

ANLAMA YORUMLAMA

.aşagıdakı destan dönemine ait metelojik resimler verilmiştir.ergenekon destanında ve bu resimlerden hareket eden mitolojik ögelerin sözlü edebiyat döneminin
sanatını ve dılını nasıl etkıledıgını tarsınız.sonuçları defterinize yazınız.

2. ETKİNLİK

mitolojik ogelerle ilgili araştırma sonuçlarına göre:

a.Mİtolojiyi mitolik ögeleri ve ögrelerin oluşma nedenlerını sözlğ olarak ifade ediniz.
b.türkler mitolojik unsurlarla iran çin ve yunanlıların mitolojik unsurlarını karşılaştırınız.sonuçları maddeler halinde tahtaya yazınız.

ÖLÇME DEĞERLENDİRME

1.I.sözlü edebiyat mitolojik dönemde oluşmaya başlamştır.
II.sözlü edebiyat ürünlerı dönemin sizhniyetini ve yaşama biçimini yansıtır.
III.sözlü edebiyat urunlerı ortaya çıktıkları dönemde yazıya geçırılmıştır.
IV.sözlü edebiyat urunlerınde farklı kültürlerin etkisi daha fazladır.
asağıdakılerden hangisinde sözlü edebiyatın özellıklerı bır arada verılmıştır?

a)I-II b)I-III c)I-IV d)II-IV e)III-IV

2.asağıdakilerden hangisi türklerin mitolojik öğelerınden biri değildir?

a)bozkurt b)ağaç c)ışık d)zeus e)su

3.aşagıdakı cumleleırn karsısına yargılar dogru ıse ‘d’yalnıs ise ‘y’ yazınız.

.sözlü edebiyat ürünlerinde kavmi özellikler görülmez. ( )
.sözlü edebiyat urunlerı yazının olmadıgı bir dönemde ortaya çıkmıştır. ( )
.’hayat agacı’uygur destanlarında görülür. ( )

4.sözlü edebiyat ürünlerinin türk kültüründeki yeri nedir?sözlü olarak ifade ediniz.

5.aşagıda verılen kavramları ılgılı olanlarla eslastırınız.

sözlü edebiyat ürünü nevruz

türk destanlarındakı ortak motif destan

ergenekondan çıkıs günü demir

6.aşağıdaki noktalı yerlere uygun sözcükleri yazınız.

.sözlü edebiyat……………döneminde oluşmaya baslamıstır.

.geleneksel olarak yayılan veya toplumun hayal gücü etkisi ile biçim değiştiren evrenın doguşu ıle ilgili hayali
alegorik anlatımı olan halk hikayesine………..denir.

Cevaplar Alttadır.

admin tarafından yazılmıştır \\ etiketler:

Kas 08


Günümüze kadar gelmemiş olan ve on iki epik hikaye­den oluşan Dede Korkut Kitabı’nın diğer adı Oğuz Destanı (Oğuzname)’dır. Kuzeydoğu Asya’daki Göktürk Devletini oluşturan halklardan olan Oğuzlar, sonradan güneybatıya doğru göç ederek, X. yüzyılda Maveraünnehir ve civarındaki bozkırları yurt edinmişlerdir. Müslümanlığı kabul eden Oğuz­lar, X. ve XI. yüzyıllarda, o zaman müslüman olmayan Kıpçaklarla sürekli olarak çarpışmışlardır. İşte Dede Korkut Ki­tabı, Oğuz boylarının Doğu Anadolu’da kendi aralarındaki veya Trabzon Rumları ve Kafkas Gürcüleri ile olan savaşlarını anlatır. Bu savaşlar, tahminlere göre, eski Oğuz Destanı’na yansımıştır.
Ozanlar olayları defalarca yeniden saz eşliğinde söyle-mişlerse de en eski metinler kaybolmuştur. Elimizdeki met­nin, Oğuzlar Ortadoğu’ya yerleştikten sonra, Osmanlılar dev-rinde Doğu Anadolu’da Erzurum bölgesinde, XV. yüzyıl so­nunda yazıya geçirildiği tahmin ediliyor. Ve Oğuzların hükümdarı “Hanlar Hanı” Bayındır Han, Banu Çiçek, Burla Hatun ve Selcen Hatun diğer kahraman­lardır.

Aşağıda Dede Korkut Hikayeleri özetlendirilmiştir.

Dirse Han Oğlu Boğaç Han

Hanlar Hanı Bayındır Han, yılda bir kez şenlik düzenleyip, bütün Oğuz beylerini konuk ederdi. Yine bir şenlik zamanı idi. Şenlikte, Han’ın emri gereğince, oğlu ve kızı olmayanlar kara çadırda kalacak, altına kara keçe döşenecek, kara koyun eti verile­cekti.
Oğuz Hanlarından Dirse Han’ın hiç çocuğu yoktu. Bu yüz­den onu kara çadıra yerleştirdiler. Sebebini sordu. “Çocuğun olma­dığı için” cevabını alınca, yanında getirdiği kırk yiğidi ile şölen yerini terk etti. O kızgınlıkla gelip hanımına acı sözler etti. Hanı­mı, “Ona büyük bir şölen tertip etmesini, açları doyurmasını, çıplakları giydirmesini, hayır dualar almasını, bu dualar içerisinden birisinin kabul olabileceğini” söyledi. Dirse Han, hanımının dediği gibi yaptı.
Dualar kabul oldu. Hanımı gebe kaldı. Zamanı gelince bir erkek çocuğu doğurdu. Çocuk büyüdü, gürbüz bir delikanlı oldu. On beş yaşına gelince, Bayındır Han’ın yiğitleri arasına karıştı.
Bir gün arkadaşları ile otururken, Bayındır Han’ın üç kişinin sağ yanından, üç kişinin de sol yanından, demir kazıklarla zor zaptettiği boğası, bunların elinden kurtulup sağa sola saldırmaya başlayınca, herkes kaçmış, Dirse Han oğlu ortada yapayalnız kalmıştı. Boğa üzerine hücum edince, yumruğu ile alnının ortası­na bir tane yerleştirdi, boğa kıç üstü yere devrildi. Kalkıp hücum etti, akıbeti aynı oldu. Sonunda, oğlan boğayı yendi. Bıçağı ile kafasını kesti. Böyle bir yiğitlik görülmemişti.
Dedem Korkut geldi, oğlanla beraber babasının yanına gitti, boy boyladı, soy soyladı, oğlanın adı “Boğaç” olsun dedi.
Dirse Han, oğluna Beylik verdi, taht verdi. Ancak, Dirse Han’ın kırk yiğidi bu durumu hazmedemediler. Baba ile oğlun arasını açmak için yalanlar, dedikodular, asılsız haberler ürettiler. Sonunda, Dirse Han’ı oğluna düşman ettiler. Bir av sırasında, Dirse Han, oku ile oğlunu iki kürek kemiği arasından vurdu. İçi kan ağlaya ağlaya çadırına döndü. Hanımı, oğlum nerede diye sorunca, cevap veremedi. O kırk hain, “Oğlun iyidir, sağdır, avda­dır” deyince, annesi yanına kırk ince belli kız alarak, oğlunu ara­maya çıktı. Bu arada, Hızır gelmiş, oğlanın yarasını sıvazlamış, “Korkma oğul, dağ çiçeği ile ananın sütü sana ilaç olacak, iyileşeceksin” demişti.
Anası, oğlunun yanına varır, al kanlar içinde görünce, ağıta durur. Oğlan sese uyanır ve Hızır’ın söylediklerini anlatır. Kızlar dağ çiçeği topladılar, anası memesini üçüncü sıkmada sütü geti­rebildi. Süt ile çiçekleri, yarasına sürdüler. Gizlice beyin otağının yakınlarına getirdiler.
Aradan kırk gün geçti. Oğlan iyileşti, yine aynı yiğit oldu.
Kırk hain, oğlandan korktular. Dirse Han’ı kaçırıp, gâvur el­lerine götürdüler. Anası, bütün bu olanları oğluna anlattı. Oğlan, kırk yiğidini yanına alıp, namert kırk kişinin elinden savaşarak babasını kurtardı. Baba-oğul sarmaş dolaş oldular. Sonra yurtları­na döndüler.
Bayındır Han, olanları duydu. Oğlana Beylik verdi, taht ver­di. Dedem Korkut da geldi, tahtının tacının ulu, ömrünün uzun, kılıcının keskin olması için dualar etti…

Salur Kazan’ın Evinin Yağmalanması:

Ulaş oğlu,….Bay indir Han’ın damadı, Salur Kazan ve adam­ları uzak yerlere ava gitmek için yurtlarından ayrılmışlardı. Ca­suslar, azılı eşkıya Şökli Melik’e haber verdiler. Şökli Melik Salur Kazan Han’ın otağına baskın yapıp oğlu ve adamlarını esir aldı­lar.. Kızları koynuna aldılar. Ne varsa yediler, içtiler, yaktılar, yıktılar.
Salur Kazan Han’ın tüm bu olanlardan haberi yoktu.
Şökli Melik ve adamları yaptıkları tüm kötülüklerle yetin­meyip, Kazan Han’ın başında çobanlan olan sürüsünü de yok etmek için saldırdılar. Lâkin çoban yiğit ve akıllı idi. İki kardeşi ile bütün tertibi almış idi. Sapanı ile bütün saldırganların çoğunu telef etti. Bu arada kendi kardeşleri de şehit olmuştu…. Salur Kazan Han, o gece rüyasında bir karabasan gördü. Ka­ra kuduz kurtlar, kara kargalar hep hanesine saldırıyorlardı. İçi rahat etmedi. Adamlarını av yerinde bırakıp, atına atlayıp, üç gün yol sürüp, obasına vardı. Durumu görünce, kanlı gözyaşları dök­tü. Sonra da kâfirlerin peşine düştü.
Bu arada Şökli Melik, adamları ile yiyip içip, eğleniyordu. “Salur Han’ın hanımı gelsin, bize içki sunsun” dediler. Kırk esir kıza sordular: “Burla Hanım hanginiz?” Hepsi birden “benim” diye kar­şılık verince, bulamadılar. Bu sefer oğlu Uruz’u kesip, etini kadın­lara yedirmeyi, kim yemezse onun anası olduğunu bulabilecekle­rini söyleyerek, işe giriştiler. Burla Hanım, bunu duydu, gelip oğluna danıştı. Oğlu, “Ne sen söyledin, ne ben duydum, babamın namusu, benim canımdan daha önemlidir,” dedi….Uruz’u öldürmeye geldiler.
Tam bu sırada, Salur Kazan ve Karaca Çoban, Şökli Melik’in otağına varmışlardı. Salur Kazan Han, Şökli Melik’e seslenerek,
“Bütün aldıkların senin olsun, bana anamı ver” deyince, Şökli Melik, “ananı kara papaza vereceğim” cevabını verdi. Bu esnada, Salur Kazan Han’ın kardeşi Kara Göne, Deli Dündar, Kara Budak, Hemid, Şer Şemseddin, Boz Aygırlı Beyrek, Bay Yiğenek… ve nice yiğitler yetiştiler. Yalın kılıç düşmana giriştiler. On iki bin kâfir kılıçtan geçirildi. Beş yüz Oğuz yiğidi şehit oldu.
Salur Kazan Han, bütün sevdiklerine kavuştu…
Dedem Korkut geldi, görelim ne söyledi: “Hayır dua edeyim Han’ım. Karlı kara dağların yıkılmasın, gölgeli kaba ağaçların kesilme­sin, güzel suyun kurumasın, her şeye gücü yeten Tanrı, seni mert olma­yana muhtaç etmesin, ak boz atım sendeletmesin, işlettiğinde kara çelik öz kılıcın körelmesin, dürtüşürken ala mızrağın kırılmasın, ak sakallı babanın yeri cennet olsun, ak saçlı ananın yeri cennet olsun, sonunda tertemiz imandan ayırmasın, âmin diyenler Tanrı’nın ak yüzünü gör­sün, ak alnında beş kelime dua kıldık, kabul olsun: Tanrı’nın verdiği umudun kırılmasın, derleyip toplasın, günahınızı adı güzel Muhammed Mustafa yüzü suyuna bağışlasın Han’ım hey!” Kam Püre’nin Oğlu Bamsı Beyrek Boyu:
Hanlar, oğulları ile birlikte Bayındır Han’ın otağında top­lanmışlardı. Bunu gören Kam Püre ağladı. Niye ağladığı sorulun­ca da, “Bir oğlum yok ki soyumu devam ettirsin, Han’ıma hizmet etsin, bunun

için ağlıyorum.”
Bütün Hanlar, Kam Püre için dua ettiler. Kam Püre’nin bir oğlu oldu. Bu sırada Bay Piçen’in de bir kızı oldu. Oğlanı ve kızı beşik kertmesi yaptılar. Kam Püre’nin oğlu, büyüdü on beş yaşın­da güzel bir delikanlı oldu. Adını alma zamanı gelmişti.
Bezirganların kervanını çapulcular soymuş, bezirganbaşı ca­nını zor kurtarmıştı. Bezirgan başı vara vara, Kam Püre oğlunun çadırının olduğu yere kadar geldi. Durumu anlattı. Oğlan, yanına Bezirganbaşını katıp, eşkiyalann peşine düştü. Bir yerde onları eğlenirken yakaladı. Daldı ortalarına. Hepsini çil yavrusu gibi dağıttı. Bütün mallan kurtardı. Bezirganbaşı ondan ne isterse almasını isteyince bir boz aygır, bir gürz ve bir yay seçti. Bezir­ganbaşı onları, Karn Püre Hanın oğluna getirdiklerini söyledi. Oğlan sesini çıkarmadı vardı babasının yanma.
Bezirganbaşı ve adamları geldiler. Oğlanı Kam Püre’nin ya­nında görünce çok şaşırdılar, varıp önce onun elini öptüler. Kam Püre bu İşe çok kızdı. Lakin, olanları anlayınca çok sevindi. Oğlu­na ad koyma zamanı gelmişti. Bütün beyler toplandılar.
Dedem Korkut geldi, boy boyladı, soy soyladı, “Adını Bamsı Beyrek koyalım” dedi. Hep beraber dualar edildi. Bütün Beyler ve Bamsı Beyrek, bir gün ava çıkmışlardı. Bir Alageyiği kovalayan Bamsı Beyrek, bir kırmızı çadır gördü. “Bu kimindir?” diye merak etti. Banu Çiçek, “Ne arıyorsun?” diye sor­du. “Beşik kertmem Banu Çiçek’i arıyorum” deyince, “Ben onun âadı-sıyım yarışta, ok atmada ve güreşte beni yenersen ancak onu görebilir­sin” dedi. Kabul etti. Bamsı Beyrek kızı yendi. Kız dedi ki “Banu Çiçek benim.” Oğlan parmağındaki yüzüğü çıkarıp, kızın parma­ğına takarak nişanı yaptı. Sonra vardı babasının otağına olanları anlattı.
Lakin, kızın abisi Deli Karçar, kardeşini isteyeni öldürmekle ün yapmıştı. Bu işe bir çare düşündüler. Dedem Korkut’u bu işi çözmesi için görevlendirdiler. Dedem Korkut yollara düştü. Vara vara, Deli Karçar’m yol üstündeki otağına geldi. Dileğini söyledi. Deli Karçar çok kızdı. Kılıcını çıkarıp Dedem Korkut’a vurmak için kaldırdı. Dedem Korkut “Elin kurusun” diye beddua edince, eli kurudu. Bu sefer Dedem Korkut’a yalvar yakar oldu. Dedem Korkut, dua etti eli eski haline döndü…Bu sefer de Deli Karçar, kızı vermek için bin at, bin deve, bin koç, bin kulaksız köpek, bin pire istedi. Dedem Korkut geldi, Kan Püre’ye söyledi. Hepsini tamam ettiler. Dedem Korkut bunları alıp, Deli Karçar’m yanma vardı. Deli Karçar’a oyun edip, pirelerin içine koydu. Deli Karçar, yalvar yakar olunca, onu saldı.
Uzatmayalım, düğün oldu. Ancak, gece yarısı, Bamsı Beyrek uykuda iken, Banu Çiçek’te gözü olan Bayburt Hisarı Beyi saldı­rıp, Bamsı Beyrek ile otuz dokuz yoldaşını esir aldı.
Han Beyrek, Deli Dündar, bütün Oğuz Beyleri karalar bağ­ladılar. Bunu işiten, bütün eş, dost, yaran hep karalar giydi­ler…Bamsı Beyrek’in izi bir türlü bulunamadı…Aradan on altı yıl geçti.. Yalancı Yartaçuk, Bamsı Beyrek’in kendisine hediye ettiği gömleği, kana bulayıp, babasına götürdü. Onları, oğullarının öldüğüne İnandırdı. Arkasından Banu Çiçek ile evlendi….
Bir gün, Bamsı Beyrek’in babasından öğütlü olan bezirgan-;Iar, Bayburt Hisarı’na uğradılar. Baktılar ki, şölen var. Bamsı Beyrek’e de kopuz çaldırıyorlardı. Bamsı Beyrek, bezirganları tanıdı. Onlarla şair dilinde konuşarak, bütün sevdiklerinin sağ olduğunu, Banu Çiçek’in ise Yalancı Yartaçuk ile sözlendiğini Öğrendi. Hem kendisi, hem de otuz dokuz yoldaşı ağlaya ağlaya bir hal oldular. Bayburt Hisan’nın, Bamsı Beyrek’e aşık olan kızı olanları öğrenince, Bamsı Beyrek’in kaçmasına yardım etti. Yolda atını bulup bindi. Tam da, Banu Çiçek ile Yartaçuk’un düğün şöleni olurken, yurduna vardı. Fakir bir aşık kılığında idi. Kızlar, acıyıp karnını doyurdular. Kılığı düzelsin diye verdikleri Bamsı Beyrek’in kaftanını, aşık giyince hemen tanır oldular. Bamsı Beyrek, kaftanı giymekten vazgeçti. Eski elbiselerle düğünün içine girdi. Ok atışıyorlardı. Aldı Yartaçuk’un yayını, bir çekmede par­ça parça etti. Bamsı Beyrek’in yayı ile okunu getirdiler. Bir atışta yüzüğü parçaladı. Bütün Oğuz Beyleri buna sevinip, gülüştüler. Oğuz Hanı “Dile benden ne dilersen” diye buyurdu. “Karnımı do­yurmak isterim” dedi. Han dedi ki: “Bir günlük beyliğim, onun ol? sun.” Öyle oldu. Bamsı Beyrek, yemek yedi, sonra sofraları, ka­zanları tekmeledi. Ardından kızların yanına gitti. Orda oyunlar oynandı en sonunda, Banu Çiçek Bamsı Beyrek’i tanıdı. Babasına koşup müjdeyi verdiler. Gözleri kör olmuştu. “Parmağını kanatsın, gözüme sürsün, oğlum ise gözüm açılır” dedi. Öyle yaptılar, gözleri açıldı. Yartaçuk bunu haber alınca kaçtı. Bamsı Beyrek peşine düştü, yakaladı. Aman dileyince bıraktı. Yiğitleri ile birlikte Bay­burt Hisarı’na yollandılar. Cümle Oğuz Beyleri ardından devam ettiler. Yaman savaş oldu. Bayburt Hisarı zapt edildi…
Beyrek, Bayburt Hisan’nın kızını aldı, gelin getirdi. Kırk gün kırk gece düğün yaptılar.
Dedem Korkut geldi. “Bu Oğuz Destanı Bamsı Beyrek’in olsun” dedi.

Kazan Bey Oğlu Uruz Bey’in Tutsak Olduğu Boyu Anlatır:

Kazan Bey, bir gün bir şölen tertip etti. Doksan üç bin Oğuz yiğidi, kızı, kadım toplandı. Kazan Bey, sağma baktı güldü, solu­na baktı güldü, karşısına baktı ağladı. Çünkü karşısında, yaşı on altı olmasına rağmen, halen yiğitliğini ispatlamamış olan oğlu duruyordu. Oğlu bu duruma çok üzüldü. Babasına, “Ne dedin de yapmadım?” dedi. Kazan Bey “Madem öyle” deyip, yanına oğlunu ve üç yüz kızanını da alıp ava çıktı. Meğer av bölgesinde casuslar varmış. Kara Tatyan Kalesi Tekfuruna haber verdiler. On altı bin askeri ile, bizim üç yüz yiğide saldırdılar. Kazan Han, oğlunu savaştan ırak tutmuş idi. Lakin, Uruz oğlan ve kırk arkadaşı, kâfi­re bir ucundan saldırıp, yaman savaş verdiler. Ancak, Uruz esir düştü. Babasının bundan haberi yoktu. Evine döndü. Hanımı baktı oğlu Uruz yok, başladı ağıda… Kazan Han da deliye döndü. Yiğitlerini alıp, hızla av yerine vardı. Baktı ki yaman savaş olmuş, oğlunun cesedi yok. Anladı ki tutsak düşmüş. İzleri takip etti.
Kâfirler Kanlı Kara Dervent’te konaklamış, eğleniyorlardı. Kazan Bey varınca fark ettiler. Oğlan dedi, “Elimi kolumu çözün, babamla ben konuşayım.” Çözdüler. Oğlan, geri dönmesi için babasına yalvardı. Babası kabul etmedi. Kâfire saldırdı. Babası gözün­den yaralandı, uçurumdan uçtu…
Hanımı Burla Hatun dayanamamış, yiğitler ile yola çıkmıştı. Oğuz Beyleri de dayanamamış yola çıkmışlardı. Hepsi tekmil gâvurun üstüne vardılar. Yaman savaş ettiler. Kâfirler helak oldu. Bütün malları Oğuz beylerinin eline geçti. Kazan Han, ölmemiş yoldaşlarına katılmıştı. Hep birlikte Uruz’u kurtardılar.
Yurtlarına dönüp, güzel bir şölen ettiler. Dedem Korkut da oradaydı. Yine çaldı, yine söyledi. Ne söylediyse, güzel söyledi…

Duha Koca Oğlu Deli Dumrul Beyini Anlatır:

Oğuz’da bir Deli Dumrul vardı. Bir kuru çayın üzerine köp­rü yaptırmış, geçenden otuz üç akçe, geçmeyenden döve döve kırk akçe alır idi. “Var mı benden güçlüsü” diyerek de meydan okur idi. Bir gün köprünün yakınında bir genç öldü. Sahipleri “Azra­il’in gencin canını aldığını” söylediler. Deli Dumrul Azrail’e mey­dan okudu. Bu Allah’ın gücüne gitti. Azrail’i, Deli Dumrul’a gön­derdi. Deli Dumrul, kırk arkadaşıyla yemekte iken, Azrai

l gelip kıstırdı. Deli Dumrul şaşırdı. Azrail olduğunu anlayınca, kılıcını çekip saldırdı. Azrail bir güvercin oldu. O da atla peşine düştü. Bir iki güvercin öldürdü. Dönerken, Azrail atını ürkütünce, yere kapaklandı. Başı, gözü yarıldı. Azrail gelip tepesine çöktü. Deli Dumrul şimdi gürlemiyor, hırıldıyordu. “Bre Azrail aman, Tan-rı’nın birliğine yoktur güman, canımı alma Azrail” diyerek af diledi. Azrail de “Benden af dileyeceğine, Allah’tan dile” dedi. Deli Dumrul da başladı “Allah’a yalvarmaya:

“Yücelerden yücesin Kimse bilmez nicesin
Güzel Tanrı
Nice cahiller seni gökte arar, yerde ister
Sen kendin müminlerin gÖnlündesin Ölümsüz güçlü Tanrı,
Benim canımı alırsan sen al
Azrail’in almasına izin verme

Bu yalvarmalar Allah’a hoş geldi. Azrail’e dedi ki: “Bu deli canı yerine can bulsun, hayatı bağışlansın.” Azrail bunu Deli Dumrul’a iletti.
Deli Dumrul, önce yaşlı ana ve babasına gidip, kendi canı ye­rine, canlarını vermelerini istedi. Kabul etmediler. Vardı hanımı­nın yanma, hanımı “Canım sana feda olsun” deyince, Deli Dumrul, Allah’a yalvardı:
“Yüce Tanrt Ulu yollar üzerine İmaretler yaptırayım senin için Çıplak görürsem giydireyim, senin için Alırsan ikimizin canım birlikte al, ‘
Bırakırsan ikimizin canım birlikte bırak İyiliği çok, güçlü Tanrı.”
Tanrı, Azrail’e Deli Dumrul’un anasının ve babasının canını almasını, Deli Dumrul ile eşine de yüz kırk yıl ömür verdiğini söyledi.
Dedem Korkut geldi, boy boyladı, soy soyladı, ne de güzel söyledi.

Kanlı Koca Oğlu Kan Turah Boyunu Anlatır:

Oğuz zamanında, Kanlı Koca isminde bir gürbüz er; onun da, Kan Turah isimli yiğit bir oğlu vardı. Oğluna, “Gel seni evlendi­reyim” dedi. Oğlu, iyi de, “Benden hızlı, benden nişancı, benden kuv­vetli bir kız isterim” deyince, babası, “Oğlum sen kız istemiyor, yavuz bir yiğit istiyorsun” diye cevap verdi. Kan Turah çıktı kız aramaya. Koca Oğuz illerini gezdi, bir tane dahi İstediği gibi bulamadı.
Trabzon Tekfurunun tam da böyle bir kızı vardı. Lakin, kızı almak için üç tane canavarı haklamak lâzımdı. Nice gençler, diğer canavarların yüzünü dahi görmeden, birincisi tarafından haklan­mış, kelleleri kale duvarına asılmış idi. Kan Turah, “Ben bu cana­varları öldürür, bu kızı da alırım” diyerek babasından izin istedi. Babası, oğlu vazgeçsin diye çok diller döktü. Amma ne mümkün? Çaresiz razı olup, şans diledi.
Kara Turah, kırk yiğit yoldaşı İle Trabzon iline vardı. Tek-fur’un adamları beylerine haber verdiler. Bey onları çağırtıp, ağırladı. Kan Turah, “Ne için geldiniz” sualine, “Allanın emri ile kızınızı almaya gelmişim” diye cevap verdi.
Tekfur, Kan Turalı’nın soyunmasını söyledi. Vücudu ve yü­zü çok güzeldi. Tekfur’un kızı Selcan uzaktan gördü, vuruldu. “Keşke babam razı olsa da şu oğlana varsam” dedi.
Ortaya Kara Boğa canavarını getirdiler. Bunu gören Kan Tu­rah yoldaşları ağlaştılar. Kan Turalı “Ne ağlaşırsınız, verin gürzü­mü” deyip, Boğa ile kavgaya tutuştu. Nice boğuşmadan sonra, Boğayı yere çaldı. Kafasını kesti, derisini yüzdü, getirip Tekfur’un önüne koydu. >
Bu sefer, karşısına bir aslan çıkardılar. Onun da hakkından geldi… Yetmedi, canavar deveyi üzerine saldılar. Kan Turah onu da yendi… Tekfur, “Bu yiğidi çok sevdim, kızımı da verdim” dedi. Ateşler yakıldı, yemekler yapıldı, Kan Turah ile kız gerdeğe ko­nuldu. Kan Turah, “Anamın babamın elini öpmeden gerdeğe giremem” deyip, atma atladı ve baba yurduna geldi.
“Babama haber salın, yiğit oğlu geldi” diye ünleyip, beklemeye başladı. Bu arada Tekfur’un kızı, kılıç kuşanıp yiğidinin peşine düşmüştü. Tekfur’un kendisi de kızını vermekten caymış, altı yüz askeri ile o da, oğlanın peşine düşmüştü. Gelip Kan Turalı yor­gunluktan uykuda idi. Kız babasının adamlarından önce yanına vardı. Tekfur’un adamları gelip, etraflarını sarınca, yiğidini uyan­dırdı. Birlikte savaştılar. Selcan Hanım, epeyce düşman hakladı. Döndü geldi, Kan Turalı yok. Bu sırada, Kanlı Koca ve hanımı, savaş yerine varmışlardı. Baktılar oğlan yok, bir yiğit kız var. Kız, onların kim olduğunu anladı. Hep beraber yürüdüler.
Kız baktı, ilerde bir kavga var. Anladı ki Kan Turalı orada­dır. Kavganın üstüne vardı, düşmanı önüne kattı. Düşman neye uğradığını şaşırdı. Kan Turalı ile Selcan Kız böylece bir kere daha kavuştular… Beraber, Kanlı Koca’nın yanına vardılar…
Toylar edildi, düğünler yapıldı. Dedem Korkut geldi, boy boyladı, soy soyladı, güzel sözler söyledi.

Kazılık Koca Oğlu Yiğenek Boyunu Anlatır:

Bayındır Han’ın veziri Kazılık Koca, Bayındır Han’dan, sefe­re çıkması için izin istedi. Han izin verdi. Kazılık Koca ve adamları, günler geceler boyu yol gittiler. Karadeniz kıyısında Düzmürd Kalesi’ne vardılar. Bu kalenin tekfuru çok yaman biri idi. Kalesin­den çıkıp, Kazılık Koca’yı gürzü İle tepeleyip, esir aldı. Aradan on altı yıl geçti.
Kazılık Koca’mn sefere çıktığı vakit, bir yaşında bir oğlu vardı. Yaşı on altısına gelince, tesadüfen babasının tutsak olduğu­nu öğrendi. Bayındır Han’ın huzuruna varıp, babasını kurtarmak için, izin ve asker istedi. Bayındır Han, beyleri topladı. Birkaçına görev verdi. Beyler ve oğul, amcası Emen de dahil, hep birlikte Düzmürd Kalesi’nin dibine kadar varıp konakladılar. Tekfur kale­sinden çıktı, teke tek kavga istedi. Yirmi dört Oğuz Beyi sıra ile Tekfur’un karşısında yenik düştüler. En son Yiğenek oğlan, Tek­fur ile kapıştı. Allah’ın izni ile Tekfuru yendi. Babası serbest kaldı. Baba-oğul, sarılıp koklaştılar. Kaleyi ele geçirip, Bayındır Han’ın mülküne kattılar.
Dedem Korkut geldi, destanı söyledi. Bu destan oğul Yiğenek’in olsun dedi.

Basat’m Tepegöz’ü Öldürdüğü Boyu Anlatır:

Bir gün Oğuz üzerine düşmanlar gelip, bir karışıklık yaratıp kaçtılar. Bu esnada, Aruz Koca’mn yere düşen oğlunu, bir aslan-cık kapıp kendi yuvasına götürdü. Aradan yıllar geçti. Aslana benzer bir adam, kürekli Oğuz atlarına saldırıyordu. Aruz Koca anladı ki bu oğludur. Oğlanı tutup getirdiler. Yedirdiler, içirdiler, lakin durmayıp kaçtı. Kaç defa getirdilerse, o kadar kaçtı. En son Dedem Korkut konuştu, adını da Başat koydu. Başat, kaçmaktan vazgeçti.
Bir gün Oğuz yaylaya göçtü. Yaylada, bir çoban bir peri kızı ile yattı. Bir yıl sonra, peri kızı getirip oraya bir paket bıraktı. Paket, vurdukça büyüdü. İçinden bir gözü tepesinde olan bir yaratık çıktı. Aruz Koca, Bayındır Han’a dedi ki, “Han’ım, ver bunu benim Başatla beraber büyüteyim” Han izin verince, alıp evine getirdi. Bir süt anne tuttular. Üç emmede, canını aldı. Kaç dadı getirdilerse eme eme öldürdü. Neticede sütle beslemeye karar verdiler. Ancak, günde bir kazan süt yetmiyordu. Büyüdükçe, ele avuca sığmaz bir yaramaz oldu. Bütün oba elinden yaka silkti.

Aruz Koca, onu evden kovdu. Anası, gelip Tepegöz’ün parmağı­na bir yüzük taktı. Bundan sonra onu kılıç kesmeyecek, ok bat­mayacaktı.
Tepegöz eşkiyalığa başladı. Üstüne nice savaşçılar vardı, baş edemediler. Cümle Oğuz ilini haraca bağladı. Her kapıdan hiz­metçi aldı. Sıra Basat’a geldi. Babasının, anasının elini öpüp, helal-leşti. Tepegöz’ün yakınına gelince, birkaç ok attı, çarptı kırıldı. Tepegöz farkına varıp, Basat’ı tuttuğu gibi, çizmesinin içine koy­du. Sonra da uyudu. Başat, baktı sadece gözünde et var. Kızgın şişi et

olan yere soktu. Tepegöz’den bir ses çıktı ki yerler, gökler inledi. Başat kaçtı, Tepegöz peşine düştü. Bir ağıla girdi, koyun kılığına girip kaçtı. Tepegöz ne yaptıysa, Başat ile başa çıkamadı. En sonunda, Başat Tepegöz’ün kendi kılıcıyla boynunu vurdu. Cümle Oğuz Basat’ı takdir etti. Dedem Korkut da gelip boy boy­ladı, soy soyladı, Başat için güzel sözler söyledi.

Begil Oğlu Emrenin Boyunu Anlatır:

Bayındır Han yine otağını kurdurmuş, gelen hediyeleri alır idi. Ancak, çok üzüntülüydü. Soranlara, “Hediyeler az, ben şimdi bu beylere ne vereceğim” dedi. Gürcistan haracı olan bir at, bir kılıç ve bir çomağı, Begil Beye verip, onu sınır kumandanlığına atadı. Begil bu görevi çok iyi yaptı. Bayındır Han onu onurlandırdı.
Bîr gün, Begil Bey ava çıktı. Vurduğu bir geyiğin peşinden giderken, ayağı kırıldı. O halde, güç bela obasına vardı. Çok geç­meden, kırılan ayağı bütün obanın dilindeydi… Begil’in elinden bizar olan düşmanlar, bunu fırsat bilip, Begil’in obasına saldın hazırlığına giriştiler. Begil’in bundan haberi olunca, derin üzün­tüye kapıldı. Babasının bu halini gören oğlu, durumu öğrenince, “Ben nasıl bir evlat olayım da, babamın yerine savaşmayayım” diyerek, babasının atına bindi, kılıcını kuşandı, yayını taktı…
Kâfirler Begil Bey’in atını tanıyorlardı. Binicisinin de onun oğlu olduğunu öğrendiler. Üzerine vardılar. Oğlan kavgada ye­nildi. Allah’a yalvardı. Allah Cebrail’e, “Bu kuluma kırk yiğidin gücünü verdim” dedi. Bu sefer, oğlan kâfiri yerden yere vurdu. Kâfir, Begil’in dinini kabul etti.
Babası oğluna, karşı kara dağdan yayla, at sürüsünden oldu. Dedem Korkut geldi, bu Oğuzname’yi söyledi. Adı “Begü Oğlu Ermen olsun” dedi.

Usun Koca Oğlu Segrek Boyunu Anlatır:

Oğuz devrinde iki oğlu olan, Usun Koca İsimli bir beg vardı. Bir oğlunun adı Egrek idi. Hiç cenk etmemişti. Bu yüzden kınıyorlardı. Bir gün cenk etmeye karar kıldı. Adamları ile birlikte kâfir üstüne yürüdü. Şirigüven illerinden GÖkçedeniz’e kadar yağmaladı. Bolca ganimet dağıttı. Kâfirler boş durmadılar. Bir gece baskın edip, Egrek’i esir aldılar.
Egrek’in Segrek isimli bir kardeşi vardı. Ağabeyinin tutsak ol­duğunu duyunca, “bana durmak haram” dedi. Anası yalvardı olmadı, babası öğütledi durmadı. En sonunda, ayağı bağlansın diye evlendirdiler. Gerdek gecesi hanımı ile arasına kılıcı koydu, elini sürmedi. “Ağabeyimin yüzünü görmeyince, ölmüşse intikamım alma-yınca, gerdek bana haram”, dedi. “Bir yıl beni bekle, gelmezsem kime istersen ona var” deyip, babasının anasının elini öpüp, yola düştü…
Yolda kâfirin çobanlarını vurup, sürüsüne el koydu. Kâfirin başına haber verdiler. Atmış adamı ile oğlanın üstüne geldi. Oğ-lan uyuyordu ama atı onu uyandırdı. Oğlan kalkıp kâfirin üzerine yürüdü, onları yendi. Arkadan yüz kişi ile gelip saldırdılar, oğlan yine onları yendi. Baktılar çare yok, kardeşi Egrek’i zindandan çıkarıp, emrine üç yüz adam verip kardeşinin üzerine saldılar. Segrek yine uyuyordu. Egrek yanına kadar vardı. Baktı baş ucun­da kopuzu var. Kopuzu aldı ve çalıp söylemeye başladı. Segrek uyanıp, elini kılıcına attı. “Dedem Korkut ve abım Egrek hakkı için, kopuz çalmasayâın seni Öldürürdüm” deyip, kopuzu elinden aldı. Karşılıklı söyleşmeye başlayınca, kardeş olduklarını anladılar. Sarılıp kucaklaştılar, öpüşüp koklaştılar.
İki kardeş bir olup, kâfire yaman saldırdılar. Önüne katıp kovaladılar. Sürüsünü ele geçirip, alıp Oğuz iline getirdiler. Baba ocağı, bayram yerine döndü. Egrek’e de bir kız alıp, çifte düğün, çifte gerdek ettiler.
Dedem Korkut geldi, boy boyladı, soy soyladı. Bu hikâyeyi aynen böyle söyledi.

Salur Kazan’ın Tutsak Olup Oğlu Uruz’u Çıkardığı Boyu Anlatır:

Kazan Han, Trabzon Tekfuru’nun kendisine gönderdiği şa­hin ile avlanmak için emir verdi, hazırlıklar yapıldı, ava çıkıldı. Şahini saldılar. Peşinden de atları İle gittiler. Şahin düşman sınır­larına girmişti, bizimkiler de girdiler. Nihayet bir yerde konakla­yıp, uyudular. Baskın oldu. Kâfirler Kazan’m yirmi beş erini şehit edip, Kazan Bey’i de tutukladılar.
Bir kuyuya attılar.
Bir gün gelip, “Bizi öv, seni serbest bırakalım” dediler. “Oğuz erenleri dururken, sizi övmem” dedi. Öldürmeye cesaret edemeyip, yeniden bir domuz ahırına hapsettiler. Kimse izini bulamadı…
Aradan yıllar geçti. Oğulcuğu Uruz büyüdü, delikanlı oldu. Lakin, Bayındır Han’ı babası sanıyordu. Bir gün, adamın biri ona laf atarak “Senin baban Kazan Han’dır, o da Tuman Kalesi’nde hapis­tir” deyince gerçeği, sorup Öğrendi. Tabii ki, yerinde duramaz oldu. Oğuz beyleri de birlik oldular, hep beraber Tuman Kalesi’ne doğru yola çıktılar. Yalnız, savaşçı değil, tüccar kılığındaydılar. Yol üzerinde bir kaleyi zapt ettiler. Düşman ayaklandı. Tekfur’un başkanlığında toplandılar. Çare olarak Kazan Han’ı zindandan çıkarıp, hasımlarının üzerine saldırtmada karar kıldılar. Varıp Kazan Han’a, “Üstümüze bir düşman geldi, bunların hakkından ancak sen gelirsin” deyip, güzelce tam teçhizat silahlandırdılar.
Kazan Han meydana çıktı. Baktı Oğuz beyleri gelmiş, sa­vaşmak için sıra sıra dizilmişler. Gelenler Kazan Han’ı tanımadı­lar. Sıra ile, karşısına çıkan Oğuz beylerini usulünce, canlarını fazla yakmadan yendi. ” s -t- , V ‘ ‘”‘;’ -
En sonunda oğlu Uruz, babasına hücum etti. Yaman vurup, omzundan yaraladı. Bir daha vuracaktı ki, babası “Oğlum, ben senin babanım” dedi. Uruz o an attan indi, babasının elini öptü. Cümle Oğuz beyleri sıra ile Kazan Han’ın elini öptüler. Sonra hep birlikte kâfire saldırıp, kalesini zapt ettiler…
Obalarına döndüklerinde, yedi gün yedi gece, düğün ettiler, toy ettiler. Dedem Korkut geldi, o da düğüne katıldı…

Dış Oğuz’un İç Oğuz’a Asi Olup, Beyrek’in Öldüğü Boyu Anlatır:

Üç ok ile Boz ok toplandığı zamanlar, Kazan Han evini yağ-malahrdı. ..Yine bir yağmalattırma sonrası Dış Oğuz beylerinden Aruz Emen ve Kalan Beyler “Biz niye katılmadık” deyi Kazan Han’a düşman oldular. Kendileri yetmezmiş gibi, Beyrek’i de çağırıp, aralarına katılmasını istediler. Beyrek “Ben Kazan Han’ın çok ekmeğini yemişim, ona düşman olamam” deyince, saldırıp tepele­diler…
Beyrek’in ana, babasına ölüm haberi gidince deli divane ol­dular. Kazan Han duyunca, yedi gün ağladı, odasından çıkmadı. Sonra, hep birlikte hazırlanıp Dış Oğuz’a harbe gittiler.
Dış Oğuz’un başı Aruz Bey ile Kazan Han kapıştılar. Kazan Han, Aruz Bey’i öldürdü. Bunun üzerine bütün Dış Oğuz Beyleri, Kazan Han önünde diz çöküp yeniden biat ettiler, af dilediler. Kazan Han cümlesini affetti…
Kazanlar kuruldu, şölenler edildi. Dedem Korkut geldi, saz­lar çaldı, türküler söyledi…

Cevaplar Alttadır.

admin tarafından yazılmıştır \\ etiketler: ,

Kas 08


Oğuz Kağan Destanı
Uygur Türkçesiyle
….Bolsıngıl tep tediler
Anıng angagusu uş bu turur
Takı mundın song sevinç tapdılar
K(e)ne künlerdin bir kün
Ay kagannug közü yarıp bodadı
İrkek ogul togurdı
Oşul ogulnung önglüki çıragı kök irdi
Agızı ataş kızıl irdi
Közleri aş saçları kaşları kara irdiler irdi
Yakşı nepsikilerdin körügrek irdi…

Benzer idi omuzu tıpkı samurunkine!
Göğsü de yakın idi, koca ayınınkine!
Bir insan idi, fakat tüylerle dolu idi!
Güder at sürüleri, tutar atlara biner!
Daha bu yaşta iken çokar avlara gider!
Geceler günler geçti, nice seneler doldu!
Oğuz da büyüyerek yahşi bir yiğit oldu!

Olsun dediler.
Onun resmi işte budur
Ondan sonra da yine, sevinç, neşe buldular
Yine günlerden bir gün
Aydın oldu gözleri, renklendi, ışık doldu,
Ay Kağan’ın o günde, bir erkek oğlu oldu
Gömgök, gök mavisiydi, bu oğlanın yüz rengi,
Kıpkızıl ağziyle, ateş gibiydi benzi
Al al idi gözleri, saçları da kapkara,
Perilerden de güzel kaşları var ne kara!
Geldi ana göysüne, aldı emdi sütünü,
İstemedi bir daha, içmek kendi sütünü
Pişmemiş etler ister, aş yemek ister oldu.
Etrafdan şarap ister, eğlenmek ister oldu!
Ansızın dile geldi, söyler konuşur oldu.
Kırk gün geçtikten sonra, yürür oynaşır oldu
Öküz ayağı gibi, idi sanki ayağı,
Kurdun bileği gibi idi sanki bileği
Benzer idi omuzu sanki samurunkine
Göğsü de yakın idi koca ayınınkine
Bir insan idi, fakat tüylerle dolu idi
Vücudunun her yanı kıllarla dolu idi
Güder at sürüleri, tutar atlara biner
Daha bu yaşta iken çıkar avlara gider!
Geceler günler geçti, nice seneler doldu
Oğuz da büyüyerek yahşi bir yiğit oldu.
Bu çağda bu yerde, Bir büyük orman vardı. Oğuz yurdundan içre
Ne nehir, ne ırmaklar, akardı bu orman içre
Ne çok av hayvanları, ormanda yaşar idi
Ne çok av kuşları da üstünde uçar idi
Ormanda yaşar idi, çok büyük bir gergedan
Yer idi, yaşatmazdı, ne hayvan ne de insan
Basarak sürüleri yer idi hep atları,
Zahmet verir insana alırdı hayatları
Vermedi hiçbir defa insan oğluna aman
Öyle bir canavar ki, işte böyle çok yaman.
Oğuz Kağan derlerdi ALP bir kişi vardı
Avlarım gergedanı, diye o yere vardı.
Kargı, kılıç aldı kalkan ile ok ile
Dedi Gergedan kendisini yok bile!
Ormanda avlanarak, bir geyiği avladı
Söğüt dalıyla onu bir ağaca bağladı
Döndü gitti evine, sabah olmadan önce,
Tanın ağarmasıyla geyiğine dönünce,
Anladı ki gergedan geyiği çoktan yuttu
Geyiğin yerine yeni bir ayı tuttu,
Çıkararak belinden, hanlık altın kuşağı
Ayıyı astı yine o ağaçtan aşağı,
Yine sabah olmuştu, ağarmıştı artık tan,
Geldi baktı ki, ayısını almış gergedan.
Artık bu durum onu can evinden vurmuştu
Ağaca kendi gidip, tam altında durmuştu.
Gergedan geldiğinde, Oğuz’u görüp durdu
Oğuz’un kalkanına gerilip bir baş vurdu!
Kargıyla gergedanın başına vurdu Oğuz
Öldürüp gergedanı kurtardı yurdu Oğuz
Keserek kılıcı ile hemen başını aldı
Döndü, gitti evine iline haber saldı.
Yine bir gün de gitti, gördü orda bir sungur
Konmuştu, gergedanın barsağını yer durur,
Yayıyla bir ok attı, ok sunguru öldürdü,
Kesti başını sonra, kendi kendine dedi,
Gergedan hem geyiği hem de ayıyı yedi,
Öldürdü kargım onu çünkü bu bir demirdi,
Koskoca gergedanı bir küçük sungur yedi,
Ok, yay öldürdü onu, çünkü bu bir bakırdı,
Yine günlerden bir gün
Oğuz Kağan Tanrı’ya yakarırken
Karanlık bastı birden, bir ışık düştü gökten
Öyle bir ışık indi parlak aydan güneşten
Oğuz Kağan yürüdü yakına ışığın
Oturduğunu gördü ortasında bir kızın
Bir ben vardı başında, ateş gibi ışığı
Çok güzel bir kızdı bu sanki Kutup Yıldızı
Öyle güzel bir kız ki, gülse gök güle durur,
Kız ağlamak istese, gök de ağlaya durur!
Oğuz kızı görünce, aklı gitti beyninden
Kıza vuruldu birden, kızı sevdi gönlünden
Kızla gerdeğe girdi, aldı dileğinden
Gebe kalmıştı kız, gün geceler dolunca
Gözleri aydın oldu, üç oğlancık doğunca
Birinci oğlancuğa GÜN adını koydular,
İkinci olanaysa, AY adını buldular
YILDIZ olsun üçüncü, diye memnun oldular.
Ava gitmişti bir gün, ormanda Oğuz Kağan
Gölün ortasında bir tek ağaç uzuyordu.
Ağacın kovuğunda bir kız oturuyordu
Gözü gökten daha gök, bu bir Tanrı kızıydı
Irmak dalgası gibi, saçları dalgalıydı
Bir inci idi dişi, ağzında hep parlayan
Kim olsa şöyle derdi, yer yüzünde yaşayan
“AH! Ah! Biz ölüyoruz! Eyvah, biz ölüyoruz”
Der, bağırır dururdu
Tıpkı tatlı süt gibi, acı kımız olurdu.
Oğuz kızı görünce, aklı başından gitti
Nedense yüreğine kordan bir ateş girdi.
Gönülden sevdi kızı, tutup aldı elinden
Kızla gerdeğe girdi, aldı dileğinden
Birinci oğlancuğa, GÖK adını koydular,
İkinci oğlanaysa, DAĞ adını buldular
DENİZ olsun üçüncü, diye memnun oldular.
Oğuz bunu duyunca, ilinde soy soylattı
Toy yaptı, şölen verdi, çok büyük toy toylattı.
Varlık verdi iline…

Emir verdi Oğuz Kağan kendinin iç iline,
Toplandı halk sözleşti, koştu onun eline
Oğuz kırk masa ile, sıra dizdirmişti,
Türlü şaraplar ile aşlar pişirtmiş idi,
Halk oturdu sofraya, ne kımızlar içtiler
Ne şaraplar içtiler, ne tatlılar yediler,
Toy bitince Oğuz Han, verdi şu buyruğunu:
“Ey benim beylerimle, ilim ey budunu!
Sizlerin başınıza ben oldum artık kağan,
Elimizden düşmesin ne yayımız ne kalkan!
Damgamız olsun bize, yol gösteren bir buyan!
Alp’lar olsun savaşda, Bozkurt gibi uluyan!
Demir kargılar ile, olsun ilimiz orman
Av yerlerimiz olsun, vahşi at ile kulan
Yurdumuz ırmaklarla denizler ile dolsun
Gökteki güneş ise yurdun bayrağı olsun
İlimizin çadırı yukarıdaki gök olsun
Dünya devletim olsun, halkımızda çok olsun”
Ayrıca buyruk yazdı, dört tarafa Oğuz Han,
Bildirdi elçilerle, öğrendi bunu her yan
Oğuz bu bildirisinde, buduna şöyle dedi:
“Madem ki Uygurların, benim büyük kağanı,
O halde sayılırım ben bir dünya kağanı.
Bana bağlıdır artık, dünyanın her dört yanı
Bana itaat etmek, sizlerden dileğimdir
Benim ağzıma bakıp, durmanız isteğimdir.
Bana kim baş eğerse alırım hediyesin,
Dost tutarım onu ben, her zaman bana gelsin!
Kim ki ağzıma bakmaz, baş tutar olur bana
Ordumu çıkarırım, o düşman olur bana
Derim, bir baskın yapıp, ezeyim bastırayım,
Yok edeyim ben onu, ezeyim astırayım”
Yine o çağda idi;
Altun Kağan adında başka bir kağan vardı,
Elçisini gönderip, Oğuz Han’a vardı
En nadir yakutlarla, altın gümüşler sundu,
Mücevherler gönderdi saygı gösterip durdu
En iyi hediyeyi, sunarak dostluk kıldı,
Baş eğip Oğuz Han hem de mutluluk kıldı
Urum Kağan derlerdi, ulu büyük bir kağan.
Oğuz’un komşusuydu, sol yanında oturan.
Kentleri çok çok idi, sayısız orduları,
Dinlemezdi Oğuz’dan giden buyrultuları,
Gitmez idi ardından, direnir durur idi,
“Sözünü tutmam” tutmam diye, söylenir durur idi.
“Yarlık gönderdi Oğuz, yarlığın dinlemedi,
Oğuz başına koydu, yok edeyim ben dedi!
Oğuz yola çıkarak, bayraklarını açtı,
Muz-Dağ eteklerini, kırk günden sonra aştı,
Çadırları kurdurup, derin uykuya daldı.
Tan ağarıyordu ki, çadıra ışık daldı
Bir erkek kurt göründü ışıkta soluyarak,
Bir kurt ki gök yeleli! Bir kurt ki gömgök tüylü!
Bakıyordu Oğuz’a ışıkta uluyarak
Döndü bu kurt Oğuz’a, tıpkı bir insan gibi,
Ağzından sözler döktü, tıpkı bir lisan gibi
Dedi: “Ey, Ey Oğuz ey! Bilirim ne dilersin!
Urum illerinde savaş yapmak istersin!
Ey Oğuz askerini ben kendim güdeceğim,
Ordunun en önünde , ben de yürüyeceğim!”
Toplattı çadırını, Oğuz duyunca bunu,
Ordusuna gidince, hayretle gördü şunu;
Bir büyük erkek bir kurt, askere öncü gibi,
Gök tüyü, gök yelesi, yol veren izci gibi!
Yürür durur önlerden,
Nihayet durdu, bir gün neçe sonra günlerden,
Duruverdi, Oğuz’un ordusu da ardından,
Bir nehir vardı burada, İdil-Müren adında,
Savaş başladı birden, nehrin kıyılarında,
Ok ile, kargı ile, Kara Dağ sırtlarında,
Askerler arasında çok çok vuruşu oldu,
Halkın gönlü bunaldı, kalplere kaygu doldu,
Bu vuruşma, döğüşme öyle yaman oldu ki,
İdil-Müren suyu kıp-kızıl kanla doldu.
Oğuz Kağan başardı, Urum Kağan da kaçtı,
Kağanlığını aldı, halkı iline katdı.
Oğuz Kağan’ın otağı ganimetlerle doldu,
Ölü diri ne varsa onun tutsağı oldu.
Uruz adlı kardeşi vardı, Urum Kağan’ın,
Uruz Bey’in oğlu da kurtarıverdi canın,
Uruz Beğ göndermişti, oğlunu bir şehre,
Dağ başında kurulmuş, gizlenmiş bir şehre,
Uruz Beğ dedi ona: “Kenti korumak gerek”
“Vuruş bitinceye dek, şehri saklamak gerek”
“Vuruş bittikten sonra, halkını al gel!” dedi,
Oğuz bunu duyunca ne yedi, ne de içti.
Oğuz aldı ordusun, hemen bu şehre yetdi,
Uruz Beğ’in oğlundan Oğuz’a elçi gitdi,
Çok çok altın gümüşle, hediye inci gitdi
Dedi: “Ey Oğuz Kağan! Sen benim kağanımsın,
Babam bu kenti verdi dedi: Sen benim oğlanımsın
“Sakla bu kenti bana, bunu korumak gerek,
Vuruş bitinceye değ, şehri saklamak gerek!
Savaştan sonra kentini al emrine bana gel!”
Bu Uruz Beğ’in oğlu sözüne devam etti:
“Düşmanı ise eğer Oğuz Kağan’ın babam,
Beni hiç suçlamayın, suçluysa eğer atam,
Ben seninleyim her an, emrine bağlanmışam
Emrini emir bilip, sana bel bağlamışam!
Kutumuz olsun sizin, kutlu devletinizin,
Soyumuzdandır bizim, tohumu neslimizin, Tanrı buyurmuş size, yer yüzünü al diye
Başımla kutumu da, veriyorum al diye Hediyeler gönderip vergimi sunacağım
Dostluktan çıkmayacak, karşında duracağım! Bu yiğidin hoş sözü Oğuz’u sevindirdi.
Uruz Beğ’in oğluna, gülerek yarlık verdi. Dedi: “Bana çok altın, çok hediye sunmuşsun,
Şehrini kentini de çok iyi korumuşsun. Kentini saklayarak, iyi korudun diye
SAKLAP adını verdim, sana ad olsun diye.” Dostluk kıldı Oğuz Kağan, sonra ordusun aldı,
İdil nehrine gelip kıyılarında kaldı,
İdil denen bu ırmak, çok çok büyük bir suydu
Oğuz baktı bir suya, bir de beylere sordu:
“Bu İdil sularını, nasıl geçeğiz biz?”
Orduda bir bey vardı, Oğuz Han’a çöktü diz.
Uluğ Ordu Beğ derler, çok akıllı bir erdi,
Bu yönde Oğuz Kağan’a yerinde akıl verdi,
Baktı ki yerde bu Beğ, çok ağaç var çok da dal
Kesti biçti dalları, yaptı kendine bir sal,
Ağaç sala yatarak, geçti İdil nehrini
Çok sevindi Oğuz Kağan, buyurdu şu emrini:
“Kalıver sen burada oluver bir sancak Beğ
Ben dedim öyle olsun, densin sana KIPÇAK BEĞ” Oğuz, orduya geldi, yol erlere göründü,
Yürümeğe başlarken Kurt onlara göründü.
Bir Kurt ki erkek bir kurt!
GÖK TÜYLÜ, GÖK YELELİ!
Bu Kurt döndü Oğuz’a, bakmadan sağa sola,
Dedi: “Ey Oğuz! şimdi ordunu çıkar yola,
Halkını, beylerini, atlandır çıkar yola,
Baş çekip göstereyim, doğru yol nerde ola,
Oğuz Kağan baktı ki erkek kurt önde gider
Ordunun öncüleri Boz Kurdu gözler gider.
Oğuz bunu görünce ne çok sevinmiş idi.
Alaca aygırına severek binmiş idi,
Apalaca aygırın Oğuz severdi özden.
Ama at dağa kaçtı, kayboldu birden gözden,
Bu dağ buzlarla kaplı, çok büyük bir dağ idi,
Soğuğun şiddetinden başı da ap ağ idi.
Çok cesur, çok Alp bir beğ ordu içinde vardı
Ne Tanrı, ne şeytandan, korku içinde vardı,
Ne yorgunlik, ne soğuk, erişmez idi ona,
O beğ dağlara girdi, dokuz gün erdi sona,
Aygırı yakaladı, memnun etdi Oğuz’u,
Atamadı üstünden dağlardaki soğuğu
Olmuştu kardan adam, kar ile sarılmıştı,
Oğuz onu görünce, gülerek katılmıştı,
Dedi: “Baş ol Beğlere, sen de artık burada kal,
Sana KARLUK diyeyim, ölmeyen adını al!”
Çok mücevher ile hediye verdi ona,
Soyurgadı Karluk’u, devam etdi yoluna
Oğuz yolda giderken ağzında kaldı eli,
Çok büyük bir ev gördü, gümüşten pencereli,
Duvarları altından, demirdendi çatısı,
Anahtarı da yoktu, kapalı idi kapısı,
Tömürdü Kagul adlı bir er arana durdu,
Becerikli bir er idi, Oğuz ona buyurdu
“Sen burada kalacaksın, kapıyı açacaksın,
Eve girdikten sonra orduma varacaksın,”
Bu ere de Oğuz Kağan, dediği için “Kal! Aç!”
Böyle münasip gördü, adına dedi KALAÇ
Yine günler de bir gün;
Gök tüylü, gök yeleli, Boz Kurt kaybolmuş idi,
Oğuz bunu görünce o yerde durmuş idi,
Anladı ki, bu yerde otağı kurmak gerek
Tarlasız çorak yerde, düşmanı vurmak gerek.
Çürcet adlı bu ilin, çok büyük otlakları,
Çok malı, çok sığırı, vardı pek çok atları,
Çok altın, çok gümüşler, vardı Çürcet Kağan’da
Sayısız mücevheler, bulunurdu hep onda,
Çürçet Kağan’ı aldı, halkıyla ordusunu,
Geldi karşılamağa, Oğuz Kağan ulusunu

Ok ile , kılıç ile döktü düşman kanını
Baş geldi Oğuz Kağan, bastı Çürçet Han’ını,
Oğuz öldürdü onu, kesti hemen başını,
Böldü ganimetlerini, tabi kıldı halkını
Oğuz’un askerleri, halkıyle maiyeti
Aldılar, topladılar, sayısız ganimeti.
Az geldi atlar ile, öküz ve katırları
Yüklemeğe taşımağa savaşda alınmışları,
Oğuz’da bir er vardı, akıllı tecrübeli,
Barmaklığ Çoşun Billig, yatkındı işe eli,
Yapıp koydu içine, bir kağnı arabası,
Savaşda ne alınmışsa, Oğuz’un bu ustası.
Kağnıyı çekmek için canlı öne koşuldu,
Cansız ganimetler de üzerine konuldu,
Oğuz’un Beğleri ile halkı şaşırdı buna,
Onlar da kağnı yaptı benzeterekten ona,
Kağnılar yürür iken, derlerdi “Kanga, Kanga!”
Bunun içinde dendi bu halka artık KANGA
Oğuz bunu görünce, güldü kahkaha ile,
Dedi: “Cansızı çeksin, canlılar kanga ile!
Adın Kangalug (Kanglı) olsun, belgenizde araba (Kağnı)”
Bıraktı onları da gitti başka tarafa, Gök yeleli, gök tüylü göründü kutsal Bozkurt,
Hin, (Sindu), Tangut, illeri de oldu Oğuz’a bir yurt
Oğuz yürüyüp gitti, Suriye (Şagam) nin yoluna,
Baş kesti, savaş yaptı, katdı kendi yurduna.
Söz dışında kalmasın, bilsin bunu da herkes
Güneyde, Barkan adlı, bir il varıdı bu kez,
Oğuz’da bir er vardı, akıllı tecrübeli,
Vahşi hayvan yurduydu, havası sıcak idi,
Mücevher gümüşü çok, altını da paradır,
Halkın yüzünün rengi, Tanrı’dan kapkaradır,
Bu yerin kağanının adına derler Masar,
Oraya giden Oğuz, yaman vuruşur basar,
Savaşı kazanınca, Masar kağan da kaçar.
Alıp onun yurdunu kendi yurduna katar.
Sayısız at, mal alır, dostları hep sevinir,
Döner evine gider, düşmanları yerinir,
Söz dışında kalmasın, bilsin herkes bu işi,
Oğuz Kağan’ın yanında vardı bir koca kişi
Sakalı ak, saçı boz, çok uzun tecrübeli
Asil bir insan idi, akıllı düşünceli,
Ünvanı, Tüşümel idi, yani kağan veziri,
Uluğ Türük (Türk) Oğuz’un seçme eri,
Altundan bir yay gördü, uyur iken uykuda
Yayın bulunuyordu, üç gümüşden oku da
Ta doğudan batıya, altın yay uzamıştı,
Üç gümüş ok kuzeye sanki kanatlanmıştı. Anlatdı Oğuz Kağan’a uyanınca uykudan,
Rüyayı tabir etdi, içindeki duygudan
Dedi: “Bu düşüm sana, dirlik, düzenlik versin
Kağanıma inşallah, birlik güvenlik versin!
Rüyada ne gördüysem, Gök Tanrı’nın sözüyle,
Seni de öyle yapsın, Tanrı kutsal özüyle.
Yer yüzünün ki hepsi, dolup taşar boyuna,
Tanrım bağışlayıver Oğuz Kağan soyuna!”
Oğuz Kağan çok beğendi, Uluğ Türük’ün (Türk) sözünü,
Öğüt ver dedi bana, tutdu onun öğüdün.
Sabah olunca gördü kendinden büyükleri
Çağırtarak getirdi, kendinden küçükleri
Dedi: “Hey! Gönlüm benim, avlansana haydi der,
Başa geldi ihtiyarlık, cesaretin hani? der,
Gün, Ay ve Yıldız sizler, gidin gün doğusuna
Gök, Dağ ve Deniz siz de, gidin gün batısına”
Oğuz Kağan oğulları, bunu hemen duyunca,
Gitti üçü doğuya, üçü de batı boyunca.
Av avlayıp, kuşlanan, Gün, ile Yıldız ve Ay,
Buldular yolda birden, som altından tam bir yay.
Sundular Oğuz Kağan’a, Kağan sevindi hem güldü
Aldı ve altın yayı kırarak üçe böldü.
Dedi: “Ey! Oğullarım kullanın bir yay gibi,
Oklarınız erişsin, göğe değin bu yay gibi!”
Av avlanıp, kuşlanan, Dağ ile Deniz ve Gök,
Buldular yolda birden, som altından tam üç ok,
Sundular Oğuz Kağan’a, Han sevindi, hem güldü
Aldı üç gümüş oku kırarak üçe böldü,
Dedi: “Ey! Oğullarım, sizlerin olsun bu ok,
Yay atmıştı onları, olsun sizde birer ok,
Bunu diyen Oğuz Kağan, çağırdı kurultayı,
Bey geldi, halkı geldi, selam verdi otağa
Herkes geldi oturdu, Oğuz Kağan büyük otağa.

Oğuz Kağan, kendi büyük otağında

Kırk kulaçlık bir direk, sağa dikip sağladı,
Direğin üzerine altın bir tavuk koyup,
Direğin altına da bir akkoyun bağladı,
Kırk kulaç, bir direk de, sola dikip solladı
Direğin üzerine gümüş bir tavuk koyup,
Direğin altına da, kara koyun bağladı,
Sağ yanında Bozoklar, Sol yanında Üçoklar,
Oturup eğlendiler kırk gün kırk geceden çok, Yediler hem içtiler, erip muratlarına,
Oğuz böldü yurdunu, verdi evlatlarına
Dedi: “Ey! Oğullarım,
Ne vuruşmalar gördüm, ne çok sınırlar aştım,
Ben ne kargılar ile, ne okları fırlattım,
Ne çok atla yürüdüm, ne düşmanlar ağlattım,
Nice dostlar güldürdüm,
Ben ödedim çok şükür,
Borcumu Gök Tanrı’ya
Veriyorum artık ben, sizin olsun bu yurdum

Cevaplar Alttadır.

admin tarafından yazılmıştır \\ etiketler:

Eki 31


AYI VE İKİ AHBAP
İki ahbap, parasız kalınca oturup nasıl para kazanacaklarını düşünmeye başlamışlar. Doluya koymuşlar almamış, boşa koymuşlar dolmamış.iyice ümitlerini kaybetmek üzereyken, akıllarına bir fikir gelmiş hemen komşularına gidip öldürmeyi planladıkları bir ayının postunu övmeye başlamışlar;
__ Bu ayı, öyle sıradan bir ayı değil. Ayıların kralı. Öyle kalın bir postu var ki insanı en acı soğuktan bile korur. Ayının postu öyle büyük ki bir değil iki kürk çıkar, demişler; ayının postunu övmüşlerde övmüşler.
Anlatılanlar komşunun çok hoşuna gitmiş. Fiyatta anlaşmışlar ve iki gün sonra postu getireceklerine söz verip ormana doğru yola koyulmuşlar.
İki ahbap, ormanda alacakları parayla neler yapacaklarını düşünürken ayıların kralı –postundan bir değil iki kürk çıkacak kadar bir ayı- aniden karşılarına çıkıvermiş. Tabi evdeki hesap çarşıya uymamış ve yıldırım çarpmışa dönmüşler. Çareyi kaçmakta bulmuşlar.Biri hemen ağacın tepesine çıkmış.Diğeri ise hiçbir yere kımıldayamamış ve olduğu yere uzanmış.Nefes bile alamamış.Yattığı yerden:
__İyiki bir zamanlar, ayıların kımıldamadan, soluk almadan yatanlara saldırmadığını duymuştum, diye düşünürken kocaman ayı, iki ayağı üzerinde, yerde yatan adamın yanına yaklaşmış.Ayı, adamı evirmiş çevirmiş, burnunu uyzatıp onu bir güzel koklamış.Açlıktan nefesi kokan adamın leş olduğuna karar vererek oradan uzaklaşmış, ormanın içinde kaybolmuş.
Ağaçtaki adam, tehlike geçince ağaçtan inip hemen arkadaşının yanına gitmiş:
__Aman çokşükür.Çok korktuk ama tehlikeyi atlattık.Eee!Nerde bizimpost, diye gülmüş ve eklemiş:
__Ayıpençesiyle seni çevirince sanki sana birşeydedi.Sahi neler söyledi?
Hala kendisine gelemeyen ve korkudan titreyen adam:
__Bir daha öldürmediğin ayının postunu kimseye satma dedi, demiş.
LA FONTAİNE (LA FONTEN)

Cevaplar Alttadır.

admin tarafından yazılmıştır \\ etiketler:

Eki 28


HER ŞEY SENDE GİZLİ
Sevdiğin kadardır ömrün..
Gülebildiğin kadar mutlusun.
Üzülme bil ki ağladığın kadar güleceksin
Sakın bitti sanma her şeyi,
Sevdiğin kadar sevileceksin.
Güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer
Ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın.
Bir gün yalan söyleyeceksen eğer;
Bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın.
Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret,
Ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın.
Unutma yağmurun yağdığı kadar ıslaksın,
Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak.
Kendini yalnız hissettiğin kadar güçlü.
Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin.
İşte budur hayat
İşte budur yaşamak
Bunu hatırladığın kadar yaşarsın.
Bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün
Ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun.
Çiçek sulandığı kadar güzeldir,
Kuşalar ötebildiği kadar sevimli,
Bebek ağladığı kadar bebektir.
Ve her şeyi öğrendiğin kadar bilirsin,
Bunu da öğren,
Sevdiğin kadar sevilirsin.
Can YÜCEL

admin tarafından yazılmıştır \\ etiketler:

Eki 28

AYI VE İKİ AHBAP
AYI VE İKİ AHBAP

İki ahbap bir gün parasız kalınca oturup nasıl para kazanacaklarını düşünmeye başlamışlar . doluya koymuşlar almamış,boşa koymuşlar dolmamış .iyice ümitlerini kaybetmek üzereyken , akıllarına bir fikir gelmiş . hemen komşularına gidip öldürmeyi planladıkları bir ayın postunu övmeye başlamışlar ;
-Bu ayı ,öyle sıradan bir ayı değil .ayıların kralı. Öyle kalın bir postu var ki insanı en acı soğuktan bile korur. Ayının postu o kadar büyük ki bir değil iki kürk çıkar ,demişler;ayının postunu övmüşlerde övmüşler .
Anlatılan komşusunun çok hoşuna gitmiş .fiyatta anlaşmışlar ve iki gün sonra postu getireceklerini söz verip ormana doğru yola koyulmuşlar .
İki ahbap ormanları alacakları parayla neler yapmayacaklarını düşünürken ayıların kralı potunda bir değil iki kürk çıkacak kadar bir ayı aniden karsılarına çıkı vermiş .tabi ki evdeki hesap carsıya uymamış ve yıldırım çarpmışa donmusler.çareyi kaçmakta bulmuşlar.biri hemen ağacın tepesine çıkmış. Diğeri ise hiçbir yere kımıldayamamış ve olduğu yere uzanmış .nefes bile alamamış.yattığı yerden ;
-İ yi ki bir zamanlar ,ayıların kımıldamadan ,soluk almadan yatanlara saldırmadığını duymuşum, diye düşünürken kocaman ayı iki ayağı üzerinde, yerden yatan adamın yanına yaklaşmış ayı, adamı evirmiş çevirmiş , burnunu uzatıp onu bir güzel koklamış açlıktan nefesi kokan adamın leş olduğuna karar vererek ormandan uzaklaşmış , ormanın içinde kaybolmuş .
Ağaçtaki adam ,tehlike geçince ağaçtan inip hemen arkadaşının yanına gitmiş :
-Aman çok şükür. Çok korktuk ama tehlikeyi atlattık .Eee !nerde bizim post , diye gülmüş ve eklemiş :
- Ayı pençesi ile seni çevirince sana bir şeyler dedi .sahi neler söyledi?
Hala kendisine gelemeyen ve korkudan titreyen adam :
-Bir daha öldürmediğin ayının postunu kimseye satma dedi ,demiş .

La Fontaine(La Fonten )

1.’’Ayı ve İki Ahbap’’ masalında kısının mekanın ve zamanın olay çevresinde nasıl bütünleştiğini belirleyiniz .
2.Metinde , yaşanmış bir olayın mı yoksa kurgulanmış bir olayın mı anlatıldığını açıklayınız .
3.Masaldaki olaylar hangi varlıkların karsılaşması yada çatışması sonucu ortaya çıkmıştı ?
4.Metindeki olaylar ‘niçin oldu ? ’ ;’ sonra ne oldu ?’ sorularını yönelterek olay arsındaki sebep sonuç ilişkisini bulunuz ve olay örgüsünü sema ile gösteriniz .
5.’Ayı ve İki Ahbap’ ile ‘Biz İnsanlar’ metinlerinde verilen mesajlar nelerdir?
6. ‘’Ayı ve İki Ahbap’’ masalının teması nedir ?
7.Masalın temasıyla olay örgüsünün düzenleyişi arasındaki ilişkiyi belirtiniz.

13.ETKİNLİK

*’’ Ayı ve İki Ahbap’’ masalında gecen basit ve türemiş isimleri bulup defterinize yazınız .
*Bulduğunuz isimlerden hareketle türemiş isimlerin niçin türediklerini açıklayınız.

admin tarafından yazılmıştır \\ etiketler:

Eki 28

Son Kuşlar isimli metindeki sorularin cevaplari ve metnin kendisi

Belki geliyorlar da farkına varmıyorum..sonbahara dogrubirtakım insanların çoluk çocuk ellerinde bir kafes,Ada`nın tepesine dogru gittiklerini gördüm.İçimcız ederdi.Büyüklerin ellerinde birbirine yapışmış,pislik renginde acayip çomaklar vardı.Bunlarla bir yeşil meydanın kenarına varır,bunları bir ufacık ağacın altına çıgıtkan kafesiyle bırakırlar,agacın her dalına ökseleri bağlarlardı.Hürkuşlar,kafesteki çıgırtkan kuşun feryadına ,dostluk,arkadaşlık,yalnızlık sesine dogru bir küme geirler.Çayırlıkta bir başka agacın gölgesinde birikmiş çoluklu çocuklu kocaman herifler bir müddet bekleşirler.Sonra kuşların üşüştügü agaca dogru yavaş yavaş yürürlerdi.Ökselerden kurtulmuş dört beş kuş,bir başka ökseye dogru şimdilik uçup giderken birer damlacık etleriyle birer tabiat harikası olan kuşları toplarla,hemen dişleriyle oracıkta bogarlardı.Ve hemen canlı canlı yolarlardı.Hele bir tanesi vardı,bir tanesi.Çocukları bu işe seferber eden de oydu.Ökseleri cumartesi gecesinden hazırlayan da…Konstantin isminde bir herifti. Galata`da bir yazıhanesi vardı.Zahire tüccarıydı. Kalın tüylü bilekleri, geniş gögsü,delikleri kapanıp açılan üstü kara kara benekli bir burnu,deriyi yırtmış da fırlamış gibi saçları,kısa kısa bir yürümesi, kalın kalın gülmesi….
Sait faik abasıyanık
1.Metinde kişsel gözlemlerin anlatıma yansıtıldıgı cümleleri gösteriniz.
2.Metinde hareketle anlatımda gözlemin önemini belirtiniz.

admin tarafından yazılmıştır \\ etiketler:

Eki 21

CEMİLE
Yılkı çobanlarının dumana boğulmuş ve yağmurla yıkanmış çadırlara su basan arazide,kızarmış çayırların üzerinde,kapkara duruyordu.buğu tüten
kap agızlarında kokulu ince
mavi dumanlar yükseliyordu.Zayıflamış aygırlar sonbahar telaşiyla ve olanca sesleriyle kişniyor,kısraklar her tarafa dağılıyordu.
ilkbaharda bunları sürüde tutmanın hiç de kolay olmayacağı şimdiden belliydi.dağlardan inen davar sürüleri,bölünmüş gruplar halinde dolaşıyordu
tarlalarda.kurumuş,kararmış bozkır enlemesine ve boylamasına toynak izleriyle,patikalarla dolmuştu.
Çok gecmeden bozkır rüzgarı esmeye karın habercısı olan soğuk yağmurlar yağmaya başladı.havanın fena sayılmayacağı bir gün çay kenarına gittim.
Burada,kum setlerinin üzerinde,gözüme yanmış bir dağ üvezi çalısı ilişti.sonra çaydan pek uzak olomayan söğütlükte oturdum.akşamüzeriydi.birden,
yan yana giden iki insan gördüm.bunların çay geçidinden geçtikleri besbelliydi.Aa! danyar ve cemile idi bunlar! gözlerimi onların yüzünden ayıramadım.
ciddi ve endişeliydiler. danyar’ın sırtında bir eşya torbası vardı.çoşku içinde olduğu yürüyüşünden belliydi.önü açık kaputunun uçları.eskimiş çizmelerinin
konçlarına çarpıyordu. cemile beyaz bir şala bürünmüştü ve şal ensesinden sarkıyordu.Üzerinde pek sevdiği renkli bir entari,bu entarinin üzerinde de
pamuklu ceketi vardı.bir eliyle küçük bir bohça taşitor,öbür eliyle danyar’ın torbasının kayışını tutuyordu.
Yürürken konuşuyorlardı.
6.ETKİNLİK
1-”Cemile” metninden tabloda verilen isim çeşitlerine örnekler bularak uygun yerlere yazınız.
2-Bulduğunuz bu isim örneklerinin metne kazandırdıklarını tartışıp sonuçlarını deftere yazınız.
3-Bulduğunuz topluluk isimlerinin bildirdiği varlıklar, topluluk ismi kullanılmadan başka nasıl ifade edilebilir?
4-Bundan hareketle topluluk isimlerinin ifadeye kazandırdıklarını belirtiniz.
7.ETKİNLİK
1-Aşagıda verilen öyküleyici anlatım ögelerinden hareketle kısa bir hikaye yazınız.
Zaman=Bahar
Mekan=Köy
Kişi=Bir köy öğretmeni
2-Oluşturduğunuz metinden özel,cins,tekil,çoğul vb. isimlere örnekler bularak altını çiziniz.

admin tarafından yazılmıştır \\ etiketler:

Eki 21

KEFİL
Meros, elbisesinin altında bir hançer saklayarak, Sirakuza Kralı Denis’in yanına sokuldu. Koruyucular hemen kendisini yakalayarak zincire vurdular.
Kral öfke ile sordu:
- Bu hançerle ne yapacaktın? Söyle bakalım!
- Şehri bir zalimden kurtaracaktım.

- Bu arzunun cezasını darağacı üzerinde göreceksin.
- Ölüme hazırım. Af ve aman dilemiyorum. Yalnız bana küçük bir lütûfta bulun: Kız kardeşimle nişanlısını evlendirmek üzere üç günlük mühlet. Arkadaşım bana kefil olacak ve sözümde durmaz isem, öcünü ondan alabileceksin.
Kral kızgın bir alayla güldü ve biraz düşündükten sonra, cevap verdi:
- Sana üç gün müsaade ediyorum. Fakat bilmiş ol ki, bu müddet bittiği zaman görünmediğin takdirde, arkadaşın senin yerine geçecek ve ben seninle ödeşmiş olacağım.
Meros, arkadaşına koştu:
- Kral benim talihsiz teşebbüsümün darağacı üzerinde cezalandırılmasını istiyor. Bununla birlikte, kardeşimin evlenmesinde bulunmak üzere bana üç gün müsaade ediyor. Ben dönünceye kadar onun yanında kefil ol!
Arkadaşı hiç sesini çıkarmadan onu kucakladı, kendini zalim krala teslime gitti. Meros oradan ayrıldı.
Üçüncü gün şafak sökmeden, kardeşi ile nişanlısını birleştirmiş, mühleti geçirmemek için mümkün olduğu kadar acele geri dönüyordu.
Fakat sürekli bir yağmur çabuk yürümesine mâni oldu. Geçtiği dağlarda kaynaklar sel hâline gelmiş, dereler ırmak hâlini almıştı. Yolcu değneğine dayana dayana bir ırmağın kenarına geldiği zaman, büyüyen suların iki kıyıyı birleştiren köprüyü kırıp götürdüğünü ve kemerleri yıldırım gürültüsü ile harap etmekte olduğunu gördü. Böyle bir engel karşısında umutsuzluğa düşerek, kıyıda çırpınmaya, sabırsız bakışlarla uzakları süzmeye başladı. Gütmek istediği yere onu geçirmek için kendisini tehlikeye atacak hiçbir kayık, yaklaşan hiçbir gemi görünmüyor ve sular gittikçe deniz gibi kabarıyordu.
Kıyıya düştü ve ellerini göklere kaldırarak, ağlamaya başladı:
- Ah, Tanrım! Bu kükreyen suları sakinleştir! Zaman geçiyor. Güneş tam tepemize geliyor. Biraz daha ufka yaklaşır ise, arkadaşımı kurtarmak için çok geç kalacağım.
Dalgalar kızgınlığı arttırmaktan başka bir şey yapmıyordu. Sular suları itiyor, saatler geçiyordu. Meros artık tereddüt etmedi, hemen coşkun ırmağın ortasına atıldı. Sularla çetin bir savaş yaptı ve zaferi kazandı.
Karşı kıyıya geçince, Tanrı’ya şükrederek yürüyüşünü hızlandırmaya başladı. Birdenbire, ormanın en sık yerinde kana susamış bir eşkıya sürüsü çıkarak üzerine atıldı ve korkutucu topuzlar ile yolunu kesti.
- Benden ne istiyorsunuz? Hayatımdan başka bir şeyim yok. Onu da krala ve kurtarmaya koştuğum arkadaşıma borçluyum. – diyerek, kendisine yaklaşan bir topuzu yakaladı. Üç haydudu vurarak yere serdi, ötekiler kaçtılar.
Yakıcı bir güneş. Meros yorgunluktan kırılan dizlerinin vücudunun altından kaçtığını hissediyordu.
- Ne işitiyorsun? Bu güzel sesi çıkaran acaba bu dere mi?
Durarak dinledi. Yanındaki taşlıktan neşeli bir kaynak fışkırıyordu. Sevincinden sarhoş olan yolcu eğildi ve yanan vücudunu serinletti.
Güneş şimdi bakışlarını yapraklar arasından uzatarak, yol boyunca dev gibi gölgelerle ağaç şekilleri işliyordu. İki yolcu geçti. Meros onlardan hemen uzaklaştı.
Fakat aralarında bir şey konuştuklarını işitmişti:
- Şu an onu darağacına çekiyorlar!
Yetişememek ihtimali Meros’a kanat verdi ve korku kendisini kamçıladı. Sonunda, uzaktan batan güneş altında Sirakuza şehrinin kuleleri göründü. Çok geçmeden evinin sadık bekçisi Flostratus’a tesadüf etti.
Flostratus onu hemen tanıdı ve titredi:
- Kaç! Artık arkadaşını kurtarmanın zamanı geçti. Hiç olmazsa kendi canını kurtar. Şu dakikada o can veriyor. Her an hiç umudunu kaybetmeden seni bekliyordu ve zalimin alayları sana olan itimadını sarsmamıştı.
- Pekalâ, mademki onu kurtaramayacağım, onun felâketini paylaşmalıyım. O kanlı zalim, “Bir dost, bir dosta ihanet etti!” demesin. Bir yerine iki kişiyi kurban ederek, fazilete daha çok insansın.
Meros, şehrin kapılarına geldiği zaman güneş batıyordu. Darağacını ve etrafında halkı gördü. Arkadaşını, asmak için bir ipe takmışlar, henüz kaldırıyorlardı.
- Dur cellat! İşte, ben geldim. Bu adam benim kefilimdir.
Halk hayret içinde kaldı. İki arkadaş yarı sevinç içinde kucaklaştılar. Hiç kimse bu manzara karşısında duygusuz kalamazdı. Kral bile bu parlak haberi heyecanla öğrendi ve ikisini de huzuruna getirtti.
Uzun bir müddet seyrettikten sonra:
- Hareketiniz kalbimi size bağladı, – dedi. – Demek ki mertlik ve dostluk bağlılığı boş kelimeler değilmiş. Şimdi benim de sizden bir ricam var. Beni de dostluğunuza kabul edin ve üçümüzün kalbi bundan sonra bir olsun.

admin tarafından yazılmıştır \\ etiketler:

May 11

admin tarafından yazılmıştır \\ etiketler:


Eğitim ve Ögretim Sınava Hazırlık
guncel haberci bugunneleroldu Dilekçe Örnekleri