.
May 07


Atatürk’ün her türüyle üzerinde durduğu bir sanat dalı da edebiyattır.
Edebiyatın tanımını yapan Atatürk der ki:
Edebiyat denildiği zaman şu anlaşılır: Söz ve manayı, yani insan dimağında yer eden her türlü bilgileri ve insan karakterinin en büyük duygularını, bunları dinleyenleri veya okuyanları çok alakalı kılacak surette söylemek ve yazmak sanatı.Bugün içindir ki edebiyat, ister nesir halinde olsun, ister nazım şeklinde olsun, tıpkı resim gibi, heykeltıraşlık gibi, bilhassa musiki gibi, güzel sanatlardan sayıla gelmektedir.
Bu tanımdan sonra edebiyatın amaç ve hedefini çizmiş.
beşeriyette en müspet ilim ve en ince teknik esaslarına dayanan hayatla ve kanla karşılaşmak kendileri için alında yazılı olan askerlik gibi yüksek bir idealist meslek dahi, kendini içinde bulunduğu topluma anlatabilmek ve bu büyük insanlık ve kahramanlık yolculuğuna hazırlayabilmek için, uyandırıcı, hedefleyici, yürütücü ve nihayet fedakar ve kahraman yapıcı vasıtayı edebiyatta bulur.
Bu cümlede, üzerinde kısaca da olsa durulması gereken bazı önemli konulara yer verilmiştir. Bir kere Atatürk için, edebiyat, geçirilmesi güç zamanlarda uyandırıcı, hedeflendirici ve yürütücü bir vasıtadır. Ancak dikkat olunacak husus, bu vasıtanın yıkıcı değil, fedakar, kahraman ve yapıcı bir vasıf taşımasıdır. Sonra Atatürk’ün milli, daha dorusu hamasi bir edebiyat zevk ve anlayışı olduğu ortaya çıkmaktadır.
Yine bu cümlenin devamında Atatürk’ün, edebiyatı, cemiyetin hal ve istikbalini koruyan ve daima koruyacak olan bir terbiye ve eğitim aracı saydığı da ortaya çıkmaktadır.
Şair Halit Fahri Ozansoy’a 29 Ağustos 1928 akşamı Dolma bahçe Sarayı’nda Türk inkılabı şairinin nasıl olması gerektiğini şu şekilde açıklamıştır.
Mutlak dahil olduğun parlak Türk devrinde şair olduğunu ispat edeceksin. Şiirlerin şen, şatır fakat Türk milletinin sürur, şetaret, faaliyet, his ve hareketlerini terennüm edecektir. Buna mevcudiyetini hasredeceksin.
ATATÜRK’E GÖRE EDEBİYAT
Atatürk; hayatı boyunca edebiyatla yakında ilgilenmiş, edebiyatı toplum faydasına yöneltmek için direktifler vermiş, okullarda öğretim programlarını bu yönde düzenletmiştir. Edebi sanatların bir fikrin, özellikle inkılapların yayılması ve kökleşmesinde en etkili araç olduğuna daima inanmıştır.
Bir akşam toplantısında (1937), söz edebiyattan açılınca, bu konuda çeşitli konuşmalar yapılır. “Edebiyat nedir? Osmanlı devrinde ve cumhuriyet rejiminde edebiyat denilince ne anlaşılıyor?” gibi sorular sorulur.
Osmanlı devrinde ve bugüne kadar geçen cumhuriyet çağında ve bundan evvelki Türk kültürel çağlarında ve hatta bütün medeni toplumlarda edebiyat denildiği zaman şu anlaşılır:
Söz ve anlamı, yani insan aklında yer eden her türlü bilgileri ve insan kudretinin en büyük duygularını, bunları dinleyenleri veya okuyanları çok alakalı kılacak surette söylemek ve yazmak sanatı.
Bu itibarla, edebiyatın, her insan ve cemiyeti, bu cemiyetin hal ve geleceğini koruyan ve koruyacak olan her kuruluş için esaslı eğitim araçlarından biri olduğu kolayca anlaşılır.
Bunun içindir ki Türkiye Cumhuriyeti Milli Eğitim Bakanlığı, edebiyat öğretiminde şu noktalar bilhassa önem ve kıymet vermelidir:
A) Türk çocuğunun kafasını, yaratılıştaki dikkat ve itinaya göre geliştirmek. Bu, cumhuriyetin sağlık düzeniyle ilgilenen bakanlığa da düşen bir görevdir.
B) Güzel muhafaza edilen, Yürek kafa ve zekalarını açmak, yaymak, genişletmek. Bu bilhassa, Milli Eğitim Bakanlığının görevidir. Bununla birlikte, Türk çocuklarının kafalarına müspet ilim ve maddi teknik mefhumlarını, yalnız nazari olarak değil aynı zamanda pratik vasıtalarla da yetiştirmek.
C) Bir taraftan da Türk kafalarındaki kabiliyetleri, Türk karakterindeki sağlamlıkları, Türk duygularındaki yükseklik ve genişlikleri, kendileri hiç zorlanmadan, doğal bir halde ve olduğu gibi ifadeye onları alıştırmak.
Bunlar yapılınca netice şu olacaktır: Türk çocuğu konuşurken, onun beyan ve anlatış tarzı; Türk çocuğu yazarken, onun ifade üslubu kendisini dinleyenleri, onun yürüdüğü yola gösterebilecek kabiliyeti sayesinde; Türk çocuğu kendisini dinleyen veya yazısını okuyanları peşine takarak yüksek Türk ülküsüne iletebilecek, ulaştırabilecektir.
Atatürk’ün Türk dili hakkındaki görüşlerinin oluşmasında yetiştiği devrin fikir akımlarının ve dil konusundaki çeşitli tartışmaların etkili olduğu bilinmektedir. O, her Türk aydını gibi dil sorunu ile yakından ilgilenmiştir. Cumhuriyetten çok önceleri, daha 1917′lerde G. Nemeth’in Türkçe Grameri’ni görmüş, bu münasebetle, gazete dilini yalnız aydınların değil, herkesin anlayabilmesi gerektiği yolunda görüş bildirmiştir. 1922′de yaptığı bir konuşmada “muallime” yerine “muallim hanımlar” diye hitap etmiş, arkasından da dilimizde “dişilik te’si” kullanmak zorunda olmadığımızı ifade etmiştir. Bu iki anekdot, Atatürk’ün çok önceleri, Arapça kurallardan arınmış sade Türkçe’den yana olduğunu göstermektedir. Bu görüsün oluşmasında etkili olan hareketleri anlayabilmek için Cumhuriyet öncesindeki faaliyetleri iyi bilmek gerekir.
Tanzimat Döneminde Namık Kemal, Ali Suavi, Ziya Pasa, Ahmet Mithat, Şemsettin Sami, Süleyman Pasa gibi yazarların bilinçli olarak başlattığı dilde sadeleşme çabaları, Osmanlı Türkçe sini olabildiğince sadeleştirme yolunda önemli bir başlangıç olmuş, bu gelişmeler yönünde daha sağlıklı bir hareket olan “Yeni Lisan” hareketinin doğmasında rol oynamıştır.
Bu yıllarda görülen bir başka hareketten de bahsetmek gerekir: Tanzimat Döneminde “sadeleşme” akimi içinde iken, Servet-i Fünûn ve onu takip eden yıllarda
bağımsız bir nitelik kazanan “tasfiyecilik” hareketi. Şemsettin Sami, Ahmet Mithat, Necib Âsım, Ahmet Cevdet, Emrullah Efendi, Veled Çelebi, Fuat Köseraif, Hüseyin Kâzım gibi şahsiyetlerin temsilciliğini yaptığı bu görüş, dildeki Arapça, Farsça kelimelerin tamamen atılmasını savunmaktadır. II. Meşrutiyet döneminde Türk Derneği ve dergisi etrafında toplanan tasfiyecilerin bas temsilcisi Fuat Köseraif’tir.
Bu akımlar, Cumhuriyete kadar bir çatışma hâlinde süregelmiş, Cumhuriyet sonrasında da zaman zaman taraftar bulmuşlardır. Ancak, Cumhuriyete kadar en etkili olanı “Yeni Lisan” akimidir. Bu akim, 1911 yılında Selânik’te çıkmaya başlayan Genç Kalemler dergisi etrafında toplanan Ömer Seyfettin, Ali Canip, Ziya Gökalp, Kâzım Nâmi, Âkil Koyuncu gibi isimler tarafından savunulmuştur. Bunlar içinde özellikle Ziya Gökalp’in teorisyenlik yaptığını, Ömer Seyfettin’in ise onun görüşlerini hikâyelerinde uyguladığını belirterek, bu ikisinin önemini vurgulamalıyız.
Yeni Lisancıların başlıca görüşleri söyle özetlenebilir: Dildeki Arapça, Farsça gramer kurallarını atarak Türkçe’nin kurallarını isletmek; Arapça, Farsça kelimeleri Türkçe’deki söylendikleri gibi yazmak; öteki Türk lehçelerinden kelime almak yerine İstanbul Türkçe’sine dayalı canlı bir yazı dili oluşturmak; bu yolla taklit ve özentiden kurtulmuş millî bir dil ve edebiyat ortaya koymak.
Yeni Lisan akiminin en önemli özelliği, Tanzimat’tan beri süregelmekte olan “fesahatçilik” ve “tasfiyecilik” gibi birbirine zıt fikir akımlarını günün şartları içinde en ilimli biçimde uzlaştırarak millî dile geçişi sağlamış olmasıdır.
Görüldüğü gibi, Cumhuriyete gelinirken Türk aydınının gündeminde “dil” sorunu önemli yer tutmaktadır.
Başından beri Türk dili ile yakından ilgilenen Atatürk’ün millet tanımı içinde dilin

çok önemli bir yeri vardır. Ona göre millet, dil, kültür ve ülkü birliği ile birbirine bağlı vatandaşların meydana getirdiği sosyal ve siyasî bir topluluktur. O, bu konudaki görüşlerini su şekilde daha net söylemektedir: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkı Türk milletidir. Türk milleti demek Türk dili demektir. Türk dili, Türk milleti için kutsal bir hazinedir. Çünkü, Türk milleti geçirdiği nihayetsiz felâketler içinde ahlâkini, ananelerini, hatıralarını, menfaatlerini, kısacası bugün kendi milliyetini yapan şeyin dili sayesinde muhafaza olduğunu görüyor. Türk dili, Türk milletinin kalbidir, zihnidir.”
Atatürk’ün, Sadri Maksudî’nin Türk Dili İçin isimli eserinin basına yazdığı su sözleri onun dil görüsünün en güzel ifadelerindendir: “Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması millî hissin inkişâfında başlıca müessirdir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil şuurla islensin. Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.”
Atatürk’ün dil konusundaki bu düşünceleri, milliyetçilik anlayışı içinde önemli yer tutmaktadır. Dil inkılâbı, onun diğer inkılâplarıyla bir bütün olarak, ölümüne kadarki zaman dilimi içinde çeşitli aşamalarda uygulamaya konulmuştur: Bunlardan ilki hiç şüphesiz ki 28 Ağustos 1928′deki “Yazı İnkılâbı”dır.
Atatürk’ün, bu uygulamaya esas olan görüşleri şöyledir: “… Bir milletin, bir heyet-i içtimâînin yüzde onu okuma yazma bilir, yüzde sekseni bilmez, bundan insan olanlar utanmak lâzımdır. Bu millet utanmak için yaratılmış bir millet değildir; iftihar etmek için yaratılmış bir millettir, tarihini iftiharla doldurmuş bir millettir. Fakat, milletin yüzde sekseni okuma yazma bilmiyorsa bu hata bizde değildir. Türk’ün seciyesini anlamayarak kafasını birtakım
zincirlerle saranlardadır. Artık mazinin hatalarını kökünden temizlemek zamanındayız. Hataları tashih edeceğiz.”
Atatürk, bu görüşten hareketle, Türkçe’nin ses yapısına uygun ve kolay öğrenilir olan Lâtin alfabesini kabul ederek, yazı inkılâbını dil inkılâbının en önemli safhalarından biri olarak uygulamaya koymuştur.
Yazı inkılâbından sonra asil önemli olan dil inkılâbının bilime uygun şekilde uygulamaya konmasıdır. Atatürk bu düşünceyle, 12 Temmuz 1932′de Türk Dili Tetkik Cemiyeti (Türk Dil Kurumu)’ni kurdurmuş, hatta tüzük taslağını bizzat kendisi hazırlamıştır.
Bundan sonra yoğun bir faaliyet başlamıştır. 26 Eylül-6 Ekim 1932′de I. Türk Dil Kurultayı toplanmıştır. Kurultayda belirlenen ana program doğrultusunda, dil seferberliği başlatmış ve taramayla elde edilen dil malzemesi “Osmanlıca’dan Türkçe’ye Söz Karşılıkları Tarama Dergisi” adıyla yayınlanmıştır.
Bu uygulamalar yapılırken, diğer taraftan Tanzimat’tan beri süregelen çeşitli akımların yandaşları, dilde sadeleşme konusunda yeniden karşı karşıya geldiler. Bu yıllarda inkılâp heyecanı ile “tasfiyeci”lerin ağır bastığı görüldü. Onlara göre, Türkçe hiçbir dilden kelimeye ihtiyaç duymayacak kadar zengindi, yabancı kelimeler atılarak yerlerine halk ağzından ve yazılı kaynaklardan, Türkiye dışındaki Türk lehçelerinden derlenecek kelimeler konulmalı idi.
Atatürk bu cazip görüsü denemeye karar verdi. Onun bu uygulama döneminde yaptığı su konuşma tarihî bir belge gibidir: “Avrupa’nın iki bitim ucunda yerlerini berkiten uluslarımız, ataç özlüklerinin tüm ıssıları olarak baysak, önürme, uygunluk kıldacıları olmuş bulunuyorlar; onlar bugün en güzel utkuyu kazanmaya anıklanıyorlar: Baysal utkusu.”
Bu konuşmada olduğu gibi, çoğunluğu arkaik Türkçe olan yeni kelimeler kabul görmemişti. Ayrıca,yeni kelimelerin kullanılmasında da bir birlik sağlanamamıştı. Örnek olarak, kalem kelimesi yerine değişik yazarlar çizgiç, kamis, kavri, sizgiç, yagus, yazgaç, yuvus gibi kelimeler kullanmaktaydı. Bu sebeple, dil seferberliği kısa sürede çıkmaza girdi.
Atatürk bunun üzerine, “Türkçecin hiç bir yabancı kelimeye ihtiyacı olmadığını söyleyenlerin iddiasını tecrübe ettik. Dili bir çıkmaza sokmuşuzdur. Maksatlarımızı anlatamaz olmuşuzdur… Bırakırlar mı dili çıkmazda? Hayır! Biz daha önce kurtarmaya bakalım.” diyerek bu denemeden vazgeçti. Atatürk’ün 1936′dan sonraki konuşmalarında, yukarıdakine benzer arkaik Türkçe kelimelerin yer almaması bunun bir göstergesidir.
1934-1936 yılları arasında, tasfiyeci görüsün ağır bastığı tarama ve derlemeler ayıklandı. 1936-1937 yıllarında Güneş-Dil Teorisi yolunda uygulamalarla önceki dönemdeki aşırılıklar giderilmeye çalışıldı. Bu teori ile Türk milletine bir güven ve millî bilinç vermek, kültür ve medeniyetin Türkler tarafından dünyaya yayıldığı, bütün dillerin Türkçe’den çıktığı belirtilerek dili daha ilimli bir çizgiye oturtmak amacı güdülmüştür.
Atatürk’ün bu dönemde yaptığı en önemli uygulamalardan birisi de, adini bizzat kendisinin koyduğu Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesini 1936′da kurdurmuş olmasıdır.
Sonuç olarak, Meşrutiyet dönemindeki dil akımlarının etkisi ile sağlam bir dil bilinci kazanmış olan Atatürk’ün, Cumhuriyet döneminde yazı ve dil inkılâbı ile Türk dilini halka mal ettiğini, kurdurduğu Türk Dili Tetkik Cemiyeti ve Dil ve Tarih-Coğrafya Fakülteleri aracılığıyla ilmî yöntemlerle araştırma ve geliştirme yolunda tarihî uygulamalarla günümüze ışık tuttuğu anlaşılmaktadır.
Türk bilim adamlara bugün de, bazı yazılı ve görüntülü basının umursamazlığına rağmen, Türk dilinin yabancı dillerin boyunduruğu altına girmemesi için ayni şekilde çalışmalarını sürdürmektedirler.
ATATÜRK’ün dile verdiği önem
Sözlük, bir dilin temel malzemesini yani söz varlığını toplayan ve koruyan bir hazinedir. Bir anlamda sözlükler, bir dilin iyi işlenmişliğinin göstergesidir, belgesidir. Kısacası bir dilin olgunluğu, iyi işlenmişliği ve zenginliği o dilin sözlüklerinde yansır.
Bu noktada “söz varlığı” üzerinde de bir parça durmak istiyorum. Bu terim, Türk Dil Kurumunun Türkçe Sözlük’ünde şöyle tanımlanmış:
“Bir dildeki sözlerin bütünü, söz hazinesi, söz dağarcığı, vokabüler, kelime hazinesi.”
Bir dildeki sözlerin bütünü, söz hazinesi veya söz dağarcığı nedir? Onu da şöyle açıklayabiliriz: Bir dildeki kelime, deyim, terim, atasözü, argo ve özel kullanımlardan oluşan yazım ve anlatım bütünlüğüne “söz varlığı” diyebiliyoruz.
Ayrıca özel kullanımdan da mecazî anlamlar ile halk deyişlerini anladığımızı vurgulamak isterim.
Bu konuda benim Türk Dili dergisinde (S.517, Ocak 1995, S. 568, Nisan 1999) pek çok yazım var ve son baskı Türkçe Sözlük’ün ön sözünde de ayrıntılı açıklamalar bulunmaktadır. Bundan dolayı bu konudu fazla ayrıntıya girmek istemiyorum.
Bu ölçüler ve ölçütler çerçevesinde Türkçede bugüne kadar yapılan sözlüklere baktığımızda ne yazık ki olumlu bir değerlendirme yapamayacağımız gerçeği ile yüz yüze geliyoruz. Yani sözlükçülüğümüz, gene ne yazık ki diyorum, bilimsel ölçütler çerçevesinde, istenilen düzeyde değildir.
Türk Dil Kurumu’nda başkanı bulunduğum Sözlük Bilim ve Uygulama Kolunda son yıllarda çok olumlu ve hızlı adımlar atılmış ve atılmaktadır. Nitekim Türkçe Sözlük’ün son baskısı (1999) söz varlığı bakımından bir hayli zenginleşmiş olmakla beraber henüz arzuladığımız düzeyde değildir; bu konudaki çalışmalarımız hızla sürdürülmektedir.
Türk Dil Kurumu’nda Türkçe sözlük çalışmaları yanında öteki sözlük türleri v

e ihmal edilmemektedir. Söz gelişi Okul Sözlüğü, Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü, Türkçe’de Batı Kökenli Kelimeler Sözlüğü, Lehçeler Sözlükleri, Türkiye Türkçesi’nin Tarihsel Sözlüğü ilk akla geliveren sözlük türleridir.
Bunların yanında bir de yazarlar ve şairlerin sözlükleri de zaman zaman gündeme gelmektedir. Söz gelişi Ömer Seyfettin Sözlüğü, Tevfik Fikret’in Sözlüğü, Yahya Kemal’in Sözlüğü gibi.
Ancak, biz bu çizgide önceliği Atatürk’ün söz varlığını içine alacak “Atatürk Sözlüğü” ne öncelik vermeyi uygun bulduk.
Bilindiği üzere ulu önder Mustafa Kemal Atatürk, bir fikir adamı, bir komutan ve Cumhuriyetten sonra da bir devlet adamı olarak pek çok sahada görüş ve düşüncelerini dile getirmekten, hatta bu fikirleri çevresi ile tartışmaktan geri kalmamıştır. Bunun en çarpıcı örnekleri hatıralarıdır, Nutuk’tur, Söylev ve Demeçleri’dir.
Biz, onun bu eserlerindeki zengin ve derin söz varlığını, yukarıda ana çizgilerini vermeye çalıştığım sözlük hazırlama ilkeleri çerçevesinde ve de yönteminde bir araya getirmeyi ve adına da “Atatürk Sözlüğü” demeyi uygun bulduk.
Bu sözlüğü oluşturacak temel malzemeyi de şöyle sıralayabilirim:
1) Nutuk
2) Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I, II, II
3) Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler (Afet İnan)
4) Medenî Bilgiler ve Mustafa Kemal Atatürk’ün El Yazıları
5) Geometri Kitabı
6) Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyan-nâmeleri (Nimet Arsan)
7) Atatürk’ün Özel Mektupları (Sadi Borak)
8) Atatürk’ün Toplanmamış Telgrafları (Utkan Kocatürk)
9) Milli Eğitimle İlgili Söylev ve Demeçleri I ve II
10) Atatürk’ün Hatıra Defteri (Şükrü Tezel)
Bunlar ve başka belgelerde geçen söz varlıkları, Atatürk’ün dilinden ve kaleminden çıktığı bizimde, bozulmadan sözlükte yerini alacaktır.
Bu sözler, tek kelime ise önce yalın anlamı, sonra mecazî anlam ve ardından terim ile argo biçimi dikkate alınarak düzenlenecek. Yani kelime, madde başı olarak yerini alacak; anlam farklılıkları numaralandırılacak, sonra da o madde başı kelimenin oluşturduğu deyim ve atasözleri ile birleşik kelimeler madde içinde yer alacaktır.
Bu yöntem ve düzen çerçevesinde, Atatürk’ün kullandığı sözlerin biçimi korunacak, bunu belgelemek içinde sözlerin içinde bulunduğu cümle, tanık olarak açıklamalardan sonra gösterilecektir.
“Atatürk Sözlüğü” çalışması Türk Dil Kurumu’nda, Sözlük Bilim ve Uygulama Kolunda sürdürülmektedir. Bugüne kadar Nutuk, bilgisayar ortamına yüklenmiş durumdadır. Sonra, sırası ile öteki belgeler bilgisayarda oluşturulan veri tabanına yüklenecek; bu yükleme işlemi tamamlandıktan sonra sözlük hazırlama ilkeleri çerçevesinde Atatürk Sözlüğü meydana getirilmiş olunacaktır.
Biz, bugüne kadar değişik sanatçıların ve eserlerin söz varlığını tespit etme denemesinde bulunduk. Söz gelişi bu çalışmalar çerçevesinde Yahya Kemal’in 3.500 söz varlığının olduğunu tespit ettik. Yöresel dil kullanan yazarlarda bu sayı oldukça yüksek çıkıyor. Nitekim bu yolda Yaşar Kemal’in sözlüğü yapıldı. Benzer çalışmalar ise sürdürülmektedir.
Ancak, Atatürk’ün söz varlığının tespiti bugüne kadar gündeme gelmemişti. Biz bu bilgi şöleni vesilesiyle -biz sempozyuma artık “bilgi şöleni” diyoruz- Atatürk Sözlüğü çalışmasını hem duyuyoruz hem de müjdeliyoruz. Böylece ulu önder Atatürk’ün dile verdiği önem, kullandığı söz varlığı ile belgelenmiş olacaktır

admin tarafından yazılmıştır \\ etiketler:

May 07


Atatürk’ün her türüyle üzerinde durduğu bir sanat dalı da edebiyattır.
Edebiyatın tanımını yapan Atatürk der ki:
Edebiyat denildiği zaman şu anlaşılır: Söz ve manayı, yani insan dimağında yer eden her türlü bilgileri ve insan karakterinin en büyük duygularını, bunları dinleyenleri veya okuyanları çok alakalı kılacak surette söylemek ve yazmak sanatı.Bugün içindir ki edebiyat, ister nesir halinde olsun, ister nazım şeklinde olsun, tıpkı resim gibi, heykeltıraşlık gibi, bilhassa musiki gibi, güzel sanatlardan sayıla gelmektedir.
Bu tanımdan sonra edebiyatın amaç ve hedefini çizmiş.
beşeriyette en müspet ilim ve en ince teknik esaslarına dayanan hayatla ve kanla karşılaşmak kendileri için alında yazılı olan askerlik gibi yüksek bir idealist meslek dahi, kendini içinde bulunduğu topluma anlatabilmek ve bu büyük insanlık ve kahramanlık yolculuğuna hazırlayabilmek için, uyandırıcı, hedefleyici, yürütücü ve nihayet fedakar ve kahraman yapıcı vasıtayı edebiyatta bulur.
Bu cümlede, üzerinde kısaca da olsa durulması gereken bazı önemli konulara yer verilmiştir. Bir kere Atatürk için, edebiyat, geçirilmesi güç zamanlarda uyandırıcı, hedeflendirici ve yürütücü bir vasıtadır. Ancak dikkat olunacak husus, bu vasıtanın yıkıcı değil, fedakar, kahraman ve yapıcı bir vasıf taşımasıdır. Sonra Atatürk’ün milli, daha dorusu hamasi bir edebiyat zevk ve anlayışı olduğu ortaya çıkmaktadır.
Yine bu cümlenin devamında Atatürk’ün, edebiyatı, cemiyetin hal ve istikbalini koruyan ve daima koruyacak olan bir terbiye ve eğitim aracı saydığı da ortaya çıkmaktadır.
Şair Halit Fahri Ozansoy’a 29 Ağustos 1928 akşamı Dolma bahçe Sarayı’nda Türk inkılabı şairinin nasıl olması gerektiğini şu şekilde açıklamıştır.
Mutlak dahil olduğun parlak Türk devrinde şair olduğunu ispat edeceksin. Şiirlerin şen, şatır fakat Türk milletinin sürur, şetaret, faaliyet, his ve hareketlerini terennüm edecektir. Buna mevcudiyetini hasredeceksin.
ATATÜRK’E GÖRE EDEBİYAT
Atatürk; hayatı boyunca edebiyatla yakında ilgilenmiş, edebiyatı toplum faydasına yöneltmek için direktifler vermiş, okullarda öğretim programlarını bu yönde düzenletmiştir. Edebi sanatların bir fikrin, özellikle inkılapların yayılması ve kökleşmesinde en etkili araç olduğuna daima inanmıştır.
Bir akşam toplantısında (1937), söz edebiyattan açılınca, bu konuda çeşitli konuşmalar yapılır. “Edebiyat nedir? Osmanlı devrinde ve cumhuriyet rejiminde edebiyat denilince ne anlaşılıyor?” gibi sorular sorulur.
Osmanlı devrinde ve bugüne kadar geçen cumhuriyet çağında ve bundan evvelki Türk kültürel çağlarında ve hatta bütün medeni toplumlarda edebiyat denildiği zaman şu anlaşılır:
Söz ve anlamı, yani insan aklında yer eden her türlü bilgileri ve insan kudretinin en büyük duygularını, bunları dinleyenleri veya okuyanları çok alakalı kılacak surette söylemek ve yazmak sanatı.
Bu itibarla, edebiyatın, her insan ve cemiyeti, bu cemiyetin hal ve geleceğini koruyan ve koruyacak olan her kuruluş için esaslı eğitim araçlarından biri olduğu kolayca anlaşılır.
Bunun içindir ki Türkiye Cumhuriyeti Milli Eğitim Bakanlığı, edebiyat öğretiminde şu noktalar bilhassa önem ve kıymet vermelidir:
A) Türk çocuğunun kafasını, yaratılıştaki dikkat ve itinaya göre geliştirmek. Bu, cumhuriyetin sağlık düzeniyle ilgilenen bakanlığa da düşen bir görevdir.
B) Güzel muhafaza edilen, Yürek kafa ve zekalarını açmak, yaymak, genişletmek. Bu bilhassa, Milli Eğitim Bakanlığının görevidir. Bununla birlikte, Türk çocuklarının kafalarına müspet ilim ve maddi teknik mefhumlarını, yalnız nazari olarak değil aynı zamanda pratik vasıtalarla da yetiştirmek.
C) Bir taraftan da Türk kafalarındaki kabiliyetleri, Türk karakterindeki sağlamlıkları, Türk duygularındaki yükseklik ve genişlikleri, kendileri hiç zorlanmadan, doğal bir halde ve olduğu gibi ifadeye onları alıştırmak.
Bunlar yapılınca netice şu olacaktır: Türk çocuğu konuşurken, onun beyan ve anlatış tarzı; Türk çocuğu yazarken, onun ifade üslubu kendisini dinleyenleri, onun yürüdüğü yola gösterebilecek kabiliyeti sayesinde; Türk çocuğu kendisini dinleyen veya yazısını okuyanları peşine takarak yüksek Türk ülküsüne iletebilecek, ulaştırabilecektir.
Atatürk’ün Türk dili hakkındaki görüşlerinin oluşmasında yetiştiği devrin fikir akımlarının ve dil konusundaki çeşitli tartışmaların etkili olduğu bilinmektedir. O, her Türk aydını gibi dil sorunu ile yakından ilgilenmiştir. Cumhuriyetten çok önceleri, daha 1917′lerde G. Nemeth’in Türkçe Grameri’ni görmüş, bu münasebetle, gazete dilini yalnız aydınların değil, herkesin anlayabilmesi gerektiği yolunda görüş bildirmiştir. 1922′de yaptığı bir konuşmada “muallime” yerine “muallim hanımlar” diye hitap etmiş, arkasından da dilimizde “dişilik te’si” kullanmak zorunda olmadığımızı ifade etmiştir. Bu iki anekdot, Atatürk’ün çok önceleri, Arapça kurallardan arınmış sade Türkçe’den yana olduğunu göstermektedir. Bu görüsün oluşmasında etkili olan hareketleri anlayabilmek için Cumhuriyet öncesindeki faaliyetleri iyi bilmek gerekir.
Tanzimat Döneminde Namık Kemal, Ali Suavi, Ziya Pasa, Ahmet Mithat, Şemsettin Sami, Süleyman Pasa gibi yazarların bilinçli olarak başlattığı dilde sadeleşme çabaları, Osmanlı Türkçe sini olabildiğince sadeleştirme yolunda önemli bir başlangıç olmuş, bu gelişmeler yönünde daha sağlıklı bir hareket olan “Yeni Lisan” hareketinin doğmasında rol oynamıştır.
Bu yıllarda görülen bir başka hareketten de bahsetmek gerekir: Tanzimat Döneminde “sadeleşme” akimi içinde iken, Servet-i Fünûn ve onu takip eden yıllarda
bağımsız bir nitelik kazanan “tasfiyecilik” hareketi. Şemsettin Sami, Ahmet Mithat, Necib Âsım, Ahmet Cevdet, Emrullah Efendi, Veled Çelebi, Fuat Köseraif, Hüseyin Kâzım gibi şahsiyetlerin temsilciliğini yaptığı bu görüş, dildeki Arapça, Farsça kelimelerin tamamen atılmasını savunmaktadır. II. Meşrutiyet döneminde Türk Derneği ve dergisi etrafında toplanan tasfiyecilerin bas temsilcisi Fuat Köseraif’tir.
Bu akımlar, Cumhuriyete kadar bir çatışma hâlinde süregelmiş, Cumhuriyet sonrasında da zaman zaman taraftar bulmuşlardır. Ancak, Cumhuriyete kadar en etkili olanı “Yeni Lisan” akimidir. Bu akim, 1911 yılında Selânik’te çıkmaya başlayan Genç Kalemler dergisi etrafında toplanan Ömer Seyfettin, Ali Canip, Ziya Gökalp, Kâzım Nâmi, Âkil Koyuncu gibi isimler tarafından savunulmuştur. Bunlar içinde özellikle Ziya Gökalp’in teorisyenlik yaptığını, Ömer Seyfettin’in ise onun görüşlerini hikâyelerinde uyguladığını belirterek, bu ikisinin önemini vurgulamalıyız.
Yeni Lisancıların başlıca görüşleri söyle özetlenebilir: Dildeki Arapça, Farsça gramer kurallarını atarak Türkçe’nin kurallarını isletmek; Arapça, Farsça kelimeleri Türkçe’deki söylendikleri gibi yazmak; öteki Türk lehçelerinden kelime almak yerine İstanbul Türkçe’sine dayalı canlı bir yazı dili oluşturmak; bu yolla taklit ve özentiden kurtulmuş millî bir dil ve edebiyat ortaya koymak.
Yeni Lisan akiminin en önemli özelliği, Tanzimat’tan beri süregelmekte olan “fesahatçilik” ve “tasfiyecilik” gibi birbirine zıt fikir akımlarını günün şartları içinde en ilimli biçimde uzlaştırarak millî dile geçişi sağlamış olmasıdır.
Görüldüğü gibi, Cumhuriyete gelinirken Türk aydınının gündeminde “dil” sorunu önemli yer tutmaktadır.
Başından beri Türk dili ile yakından ilgilenen Atatürk’ün millet tanımı içinde dilin

çok önemli bir yeri vardır. Ona göre millet, dil, kültür ve ülkü birliği ile birbirine bağlı vatandaşların meydana getirdiği sosyal ve siyasî bir topluluktur. O, bu konudaki görüşlerini su şekilde daha net söylemektedir: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkı Türk milletidir. Türk milleti demek Türk dili demektir. Türk dili, Türk milleti için kutsal bir hazinedir. Çünkü, Türk milleti geçirdiği nihayetsiz felâketler içinde ahlâkini, ananelerini, hatıralarını, menfaatlerini, kısacası bugün kendi milliyetini yapan şeyin dili sayesinde muhafaza olduğunu görüyor. Türk dili, Türk milletinin kalbidir, zihnidir.”
Atatürk’ün, Sadri Maksudî’nin Türk Dili İçin isimli eserinin basına yazdığı su sözleri onun dil görüsünün en güzel ifadelerindendir: “Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması millî hissin inkişâfında başlıca müessirdir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil şuurla islensin. Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.”
Atatürk’ün dil konusundaki bu düşünceleri, milliyetçilik anlayışı içinde önemli yer tutmaktadır. Dil inkılâbı, onun diğer inkılâplarıyla bir bütün olarak, ölümüne kadarki zaman dilimi içinde çeşitli aşamalarda uygulamaya konulmuştur: Bunlardan ilki hiç şüphesiz ki 28 Ağustos 1928′deki “Yazı İnkılâbı”dır.
Atatürk’ün, bu uygulamaya esas olan görüşleri şöyledir: “… Bir milletin, bir heyet-i içtimâînin yüzde onu okuma yazma bilir, yüzde sekseni bilmez, bundan insan olanlar utanmak lâzımdır. Bu millet utanmak için yaratılmış bir millet değildir; iftihar etmek için yaratılmış bir millettir, tarihini iftiharla doldurmuş bir millettir. Fakat, milletin yüzde sekseni okuma yazma bilmiyorsa bu hata bizde değildir. Türk’ün seciyesini anlamayarak kafasını birtakım
zincirlerle saranlardadır. Artık mazinin hatalarını kökünden temizlemek zamanındayız. Hataları tashih edeceğiz.”
Atatürk, bu görüşten hareketle, Türkçe’nin ses yapısına uygun ve kolay öğrenilir olan Lâtin alfabesini kabul ederek, yazı inkılâbını dil inkılâbının en önemli safhalarından biri olarak uygulamaya koymuştur.
Yazı inkılâbından sonra asil önemli olan dil inkılâbının bilime uygun şekilde uygulamaya konmasıdır. Atatürk bu düşünceyle, 12 Temmuz 1932′de Türk Dili Tetkik Cemiyeti (Türk Dil Kurumu)’ni kurdurmuş, hatta tüzük taslağını bizzat kendisi hazırlamıştır.
Bundan sonra yoğun bir faaliyet başlamıştır. 26 Eylül-6 Ekim 1932′de I. Türk Dil Kurultayı toplanmıştır. Kurultayda belirlenen ana program doğrultusunda, dil seferberliği başlatmış ve taramayla elde edilen dil malzemesi “Osmanlıca’dan Türkçe’ye Söz Karşılıkları Tarama Dergisi” adıyla yayınlanmıştır.
Bu uygulamalar yapılırken, diğer taraftan Tanzimat’tan beri süregelen çeşitli akımların yandaşları, dilde sadeleşme konusunda yeniden karşı karşıya geldiler. Bu yıllarda inkılâp heyecanı ile “tasfiyeci”lerin ağır bastığı görüldü. Onlara göre, Türkçe hiçbir dilden kelimeye ihtiyaç duymayacak kadar zengindi, yabancı kelimeler atılarak yerlerine halk ağzından ve yazılı kaynaklardan, Türkiye dışındaki Türk lehçelerinden derlenecek kelimeler konulmalı idi.
Atatürk bu cazip görüsü denemeye karar verdi. Onun bu uygulama döneminde yaptığı su konuşma tarihî bir belge gibidir: “Avrupa’nın iki bitim ucunda yerlerini berkiten uluslarımız, ataç özlüklerinin tüm ıssıları olarak baysak, önürme, uygunluk kıldacıları olmuş bulunuyorlar; onlar bugün en güzel utkuyu kazanmaya anıklanıyorlar: Baysal utkusu.”
Bu konuşmada olduğu gibi, çoğunluğu arkaik Türkçe olan yeni kelimeler kabul görmemişti. Ayrıca,yeni kelimelerin kullanılmasında da bir birlik sağlanamamıştı. Örnek olarak, kalem kelimesi yerine değişik yazarlar çizgiç, kamis, kavri, sizgiç, yagus, yazgaç, yuvus gibi kelimeler kullanmaktaydı. Bu sebeple, dil seferberliği kısa sürede çıkmaza girdi.
Atatürk bunun üzerine, “Türkçecin hiç bir yabancı kelimeye ihtiyacı olmadığını söyleyenlerin iddiasını tecrübe ettik. Dili bir çıkmaza sokmuşuzdur. Maksatlarımızı anlatamaz olmuşuzdur… Bırakırlar mı dili çıkmazda? Hayır! Biz daha önce kurtarmaya bakalım.” diyerek bu denemeden vazgeçti. Atatürk’ün 1936′dan sonraki konuşmalarında, yukarıdakine benzer arkaik Türkçe kelimelerin yer almaması bunun bir göstergesidir.
1934-1936 yılları arasında, tasfiyeci görüsün ağır bastığı tarama ve derlemeler ayıklandı. 1936-1937 yıllarında Güneş-Dil Teorisi yolunda uygulamalarla önceki dönemdeki aşırılıklar giderilmeye çalışıldı. Bu teori ile Türk milletine bir güven ve millî bilinç vermek, kültür ve medeniyetin Türkler tarafından dünyaya yayıldığı, bütün dillerin Türkçe’den çıktığı belirtilerek dili daha ilimli bir çizgiye oturtmak amacı güdülmüştür.
Atatürk’ün bu dönemde yaptığı en önemli uygulamalardan birisi de, adini bizzat kendisinin koyduğu Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesini 1936′da kurdurmuş olmasıdır.
Sonuç olarak, Meşrutiyet dönemindeki dil akımlarının etkisi ile sağlam bir dil bilinci kazanmış olan Atatürk’ün, Cumhuriyet döneminde yazı ve dil inkılâbı ile Türk dilini halka mal ettiğini, kurdurduğu Türk Dili Tetkik Cemiyeti ve Dil ve Tarih-Coğrafya Fakülteleri aracılığıyla ilmî yöntemlerle araştırma ve geliştirme yolunda tarihî uygulamalarla günümüze ışık tuttuğu anlaşılmaktadır.
Türk bilim adamlara bugün de, bazı yazılı ve görüntülü basının umursamazlığına rağmen, Türk dilinin yabancı dillerin boyunduruğu altına girmemesi için ayni şekilde çalışmalarını sürdürmektedirler.

admin tarafından yazılmıştır \\ etiketler:

Nis 21


GÜNEŞ DİL TEORİSİ

Tarih öncesinde güneşe verilen (ağ) adından ileri süren Türklerin uygarlık
Tarihindeki yerini belirtmek üzere Atatürk tarafından 1935-1937 yıllarında
Savunulan girişimdir. (LAROUSSE)

GÜNEŞ DİL TEORİSİ

Güneş dil teorisi Türkiye’de 1930’larda oluşturulan dillerin türeyişini
yayılışını ve etkileşimine açıklamayı amaçlayan dil kuramı. Atatürk
26 EYLÜL-5 EKİM 1932’de toplanan 1.Türk Dil Kurultayında dünya
dillerini Türk dilinden doğmuş olabileceği görüşünü ileri sürerek
Türkçe ile başka diller arasındaki yakınlığın araştırılmasını istedi. Kendisi’de
önce hazırlık amacıyla Rus bilgin Pekarskiy’in Fransız Hilairede barantion ile
Baron Cerra‘da Vaux’nun Avusturyalı hermann F.Kvergitch’in yapıtlarıyla
Türkiye’nin Meksika maslaat güzarı Tahsin mayatık’ın Basklar,mayalar ve
Güneş kültürüne ilişkin raporlarını inceledi güneş dil teorisi ilkelerini açıklıyan
Etimoloji,morfoloji ve fonetik bakımından Türk Dil adlı bir kitap hazırladı
24-31 Ağustos 1936’da toplanan 3.Türk Dil Kurultayı’nda bilim çevrelerine
tanıtılan kuran 1-8 Nisan 1937’de bugreşte toplanan Antropaloji ve Tarih
kongresinde Türk tezi olarak sunuldu. Güneş Dil Teorisi ,Türk tarih tezine
uygun olarak şu yargıyı içeriyordu;Türk dili taş ve maden çağında kültür
sözcüklerini göç yoluyla yeryüzündeki dilleri yatan eski ve büyük bir
kültür dilidir. Etimoloji sözcüklerinden kaynağı olarak gösterilen bir çok
yabancı sözcüğü Türkçeyle açıklana bilmesi bunu göstermektedir.
‘’Kuramla,bir yanda Türkçe’nin eskiliğine ilişkin bir görüş özleşmeye doğru
giden dil devrini ne daha gerçekçi bir yol çizmek amaçlanmıştır.
Atatürk,güneş dil teorisinin dil ve tarih-coğrafya fakültesinde ders olarak
okutulması gerektiğini söylemiş,İbrahim necmi dilmen,hasan reşit tankut,saim ali
dilemre, agap diaçar,İsmail hani danişmend,abdulkadir inan gibi dilciler bu konu
üzerinde çalışmalardır. Günümüzde dillerin kökenlerine açıklayan bazı başka
kuramlar gibi güneş dil teorisinde eskimiştir.
(ANABİRİTANİCA)

admin tarafından yazılmıştır \\ etiketler:

Mar 19

Bir gerçeği açıklamak, bir konuda görüş ve düşünceler öne sürmek ya da bir tezi savunmak, desteklemek için yazılan yazılara makale denir .Yani makaleler, Herhangi bir konuda bilgi vermek, bir fikir veya bir konuya açıklık getirmek, yeni bir görüş ve düşünceyi ileri sürmek, ele alınan konu üzerinde yapılan inceleme ve araştırma sonuçlarına göre deliller göstererek, bu yeni görüş ve düşünceleri desteklemek ve ispatlamak gayesi ile yazılan ilmî gazete ve dergi yazılarıdır

Bilim, , bilimsel araştırmaların gelişmesine paralel olarak ortaya çıkmış ; gazete ve dergiler de güç kazanıp gelişmiştir.

Makaleleri “gazete makaleleri” ve “dergi makaleleri” olmak üzere iki kısımda değerlendirilmektedir. Gazete makalelerinin konusunu sosyal, siyası ve toplumsal sorunlar gibi günlük olaylar oluşturduğu için uzmanlık aranmaz konu ile ilgili bilgisi olan herkes yazabilir. Sade akıcı. Samimi bir dil kullanıldığı için fıkra türüne yakındır ,

Dergi makalelerinin konusunu akademik konular oluşturur. Uzmanlık gerektirir Ancak o konunun uzmanı olan kişiler yazar daha bilimsel ve alanın gerektirdiği terimlerle yüklü

ağırbaşlı bir anlatımı vardır. Bu makaleleri , “genel makaleler” ve “bilimsel makaleler” şeklinde gruplama yapanlar da vardır.

Gazetelerin çoğunlukla ilk sayfasında yer alan ve o gazetenin genel fikrî yapısını temsil eden yazılara başmakale, bu yazıyı yazan kişiye de başyazar denir.

Özellikleri

* Amaç bilgi ve fikirleri başkalarına açıklamak olduğu için ağırbaşlı, ciddi , kolay anlaşılır, yalın, pürüzsüz bir dil kullanılır.

*Öne sürülen düşünce ve tez nesnel bir nitelikle ele alınıp birtakım bilgi, belge ve araştırma verilerinden yararlanılarak kanıtlanır.

*Söz oyunlarına baş vurulmaz, süslü anlatımdan uzak durulur.düşünceler doğrudan aktarılır.

* Sosyal, edebî, sağlık, din, teknik vs. olmak üzere her türlü konuda makale yazılabilir

* Öğretici bilgilendirici fikir yazısı olduğu için daha çok açıklayıcı anlatım biçimi kullanılır.

* Gazete ve dergilerde yayımlanır.

Makalede Plan :
Her yazıda olduğu gibi makalelerin de belli bir plan dâhilinde yazılması gerekir. Doğru planlanmamış bir makale yanlış sonuçlara ulaşacaktır. Kaynaklarda klasik makale planı; giriş, gelişme ve sonuç bölümlerinden oluşur.
Giriş Bölümü : Öne sürülecek sav, görüş ya da düşünce yazının girişinde sergilenir. Makalenin en kısa bölümüdür. Makalenin geneline göre bir iki, pragrafı geçmez. İyi bir giriş makalenin oluşmasını sağlayabilir. Giriş bölümünde, yazıdaki fikir gelişiminin hangi yönde olacağı saptanır. Okuyucu bilgi ve fikir atmosferine yavaş yavaş sokulur.

Genellikle okuyucu ilk bakışta bu bölümü okur; sararsa, ilgisini çekerse yazıyı sonuna değin okumaya karar verir. Bu yönden makalelerde girişin çok ustaca ve özenle biçimlendirilmesi gerekir. Bu bölümde konu hiçbir ayrıntıya girmeden ortaya konulur.. Bunun aşırı dolaylamalara kaçılmadan yapılması gerekir. Neyin üzerinde durulacağı, ne hakkında söz söyleneceği bir iki parağraf içinde ortaya konulmalıdır

Gelişme bölümü: Gelişme bölümünde, giriş bölümünde dile getirilen konu açıklanır, makalenin yazış amacı ve bu amaca yönelik bilgi, belge ortaya konularak tez savunulur, antitezler çürütülür. Konu ile ilgili bilgi ve belgelerin ele alınıp işlendiği, konunun genişletildiği ve ortaya konmak istenen fikrin doğruluğuna deliller gösterildiği bölüm, gelişme bölümünü oluşturur (Korkmaz 1995:220). Gelişme bölümü, derlenen, ortaya atılan fikirlerin çeşitli yönlerden genişletilmesi, desteklenmesiyle meydana gelir. Bütün fikir yazılarında olduğu gibi makalede de gelişme bölümünde açıklanacak fikirlerin derli toplu olması lazımdır. Dile getirilen fikirlerin inandırıcı, iddiacı kesin bir karaktere sahip olması için onları uygun yollarla açıklamak, desteklemek ve yerine göre de ispatlamak gerekir.

Gelişme bölümü makale yazarının inandırıcı olabilmek için tüm gücünü ortaya koyduğu alandır Bu bölümde ileri sürülen görüşlerin doğruluğunu ispatlamak için kanıtlar gösterilir, karşılaştırmalar yapılır, sayılar ve örnekler verilir. Öne sürülen sav, görüş ya da düşüncenin açımlanması, kanıtlanması bölümü makalenin gövdesini oluşturur. Yazar bu bölümde düşüncelerini açacak, geliştirecek, boyutlandıracaktır. Bunun için de tanımlama, karşılaştırma, örneklendirme, tanıklama, nesnel verilerden yararlanma gibi yollara sık sık başvuracaktır. Böylece okuyucuyu söylediklerinin doğruluğuna ve geçerliğine inandırmış olacaktır

Sonuç Bölümü : Sonuç bölümü; bir bakıma özetleme bölümü sayılabilir. Başta ileri sürülen, sonra açıklanan görüş, sonuç bölümünde -genellikle- bir paragrafta yinelenir. Ama asıl işlev burada yazının etkisinin doruğa ulaştırılmasıdır Ele alınıp işlenen, geliştirilen konunun hükme varıldığı ve o konunun ana fikrini oluşturan kısım sonuç bölümüdür. Bu bölümde yazar söylediklerinin tümünü belli bir sonuca ulaştıracak biçimde bir iki cümle ile sonucu vurgular.

Genellikle makale yazarları seçtikleri konu üzerinde söylediklerini bu bölümde bir yargıya dönüştürerek derleyip toparlarlar. Ancak bu bölüm her zaman için gerekli olmayabilir, yazar söylediklerini makalenin gelişme bölümünde iyice aydınlığa kavuşturmuşsa, konuyu dağıtmamışsa, yazısını, ayrıca özetlemeyi amaçlayan bir sonuca bağlamayabilir

Makalenin etkili olabilmesinde sadece bu planı uygulamak yeterli değildir. Makaleye işlenen fikre uygun bir başlık atmak gerekir. “Makalelere genellikle kısa ve çarpıcı başlıklar konması gerekir. Makalede okuyucunun asıl ilgisini çeken şey, makalenin başlangıç ve sonuç kısımlarıdır Bunun için bu kısımlara anlamlı bir fıkra, çarpıcı bir diyalog veya bir hatıranın yerleştirilmesi makalenin etkili olmasını sağlar.

Makale yazmak uzun bir araştırma ve bilgi toplama aşaması gerektirir. Bu yüzden süre olarak sabır ister. Yazmaya başlamadan önce, makale yazılacak konu ile ilgili olarak geniş bir araştırma yapmak, tüm kaynakları taramak, bilgi fişleri oluşturmak gerekir.

Batıda çok eski örnekleri bulunan bu tür bizde ilk örneklerini Tanzimat döneminde vermiştir. Şinasi’nin Agah Efendi ile birlikte çıkardığı ilk özel gazete “Tercüman-i Ahval’in ilk sayısında yayınlanan “ Mukaddime “ ( ön söz ) başlıklı yazı bizde ilk makale olarak kabul edilir. Ancak bu makale bugünkü anlamda çağdaş makalenin tüm özelliklerine sahip değildir.

Gerek Tanzimat döneminde, gerekse Servet-i Fünun ve Fecr-i Ati döneminde yazılan makaleler, eleştiri- polemik karışımı ürünler olduğundan gerçek anlamda makale türünden uzaktırlar. Bu tür bizde ancak cumhuriyet döneminde çağdaş bir kimlik kazanmıştır bu gün bir çok yazar ve bilim adamı çeşitli konularda ve çeşitli dergi ve gazetelere bu türde yazılar yazmaktadır

Bu alanda ilk ünlülerimiz ise Namık Kemal, Ziya Paşa, Ahmet Mithat, Hüseyin Cahit, Süleyman Nazif, Ziya Gökalp, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Refik Halit Karay, Peyami Safa, Falih Rıfkı Atay, Halit Fahri Ozansoy, Yaşar Nabi’dir.

Sohbet ile Makale Arasındaki Farklar :

sohbet ile makale arasındaki farkları üç madde etrafınd

a toplamaktadır:

1 – Makalenin konuyu derinlemesine incelemesine karşılık, sohbetlerde konu yüzeyden incelenir.

2 – Makalelerde işlenen fikir savunularak ispatlanır. Sohbetlerde ise, ispat gayesi yoktur.

3 – Makalelerde daha ciddi ve sağlam ilim dili kullanıldığı halde, sohbetlerde samimi bir konuşma dili kullanılır.
Makale ile Fıkra Arasındaki Farklar:
1 – Makale yazarı ele aldığı fikirleri bilimsel bir yaklaşımla incelerken fıkra yazarı yazarı kişisel görüşle ele alıp inceler.
2 – Makalede yazar fikirlerini kanıtlamak zorundadır. Bunun için sağlam güçlü kanıtlar göstermesi gerekir. 3 – Fıkrada ise böyle bir zorunluluk yoktur. Fıkra yazarı isterse ispatlama yoluna gider isterse gitmez, her türlü örneği kul1anabilir.
4 – Makale bilimsel bir yazı olduğu için resmi ve ciddi bir anlatım kul1anılır. Fıkrada ise samimi, rahat ve içten bir anlatım vardır.

Makale ile Deneme Arasındaki Fark

Denemeci özgürce seçtiği bir konu üzerinde kişisel görüşlerini okurlarıyla dostça paylaşırken okuyucuyu düşündürme amacı taşır. Yazınsal bir dil kullanarak toplumun geneline hitap eder.

Makaleci ise öğretmeyi, bilgilendirmeyi amaçladığı için bilimsel belge, anket ve istatistikler gibi verilerle savını kanıtlama yoluna gider. Bilimsel ve terimsel bir dil kullanarak konuyla doğrudan ilgisi olan sınırlı bir okura seslenir.

admin tarafından yazılmıştır \\ etiketler: , ,

Oca 31

TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN OKULLARI
“SKOOOL” MU OLACAK?

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın bilgisunar sayfasına girdiğinizde “Türkçe”yi tıklarsanız ülkemizin adı Türkiye olarak çıkar, başka dilleri tıklarsanız “Turkey, Türkei…” vb. Bir ülke kendi adını uluslararası tanıtımlarında bile doğru yazamıyorsa ne demeli? Daha dün, Frankfurt Kitap Fuarı için hazırlanan “logo”da da ülkemizin adı, “Turkey” idi; bundan kimse rahatsız olmadı; bu konuda ne ses çıktı, ne yazı!

Ulaştırma Bakanlığı’nın bilgisunar sayfasına girin, dil kullanımı açısından farklı bir anlayış görmeyeceksiniz. Türk Hava Yolları yıllardır “Sky Life” adlı bir dergi çıkarıyor; Devlet Demiryolları eksik kalır mı, o da “Rail Life”ı çıkardı. THY, “business class” tanıtımları yapıyor; ama “1. sınıf uçuş deneyimine hazır mısınız?” diye de soruyor. Öyleyse “Niçin business class?” Dahası artık “first class” hizmet de sunacakmış; ayrıca “Air TV” de deneme yayınlarına başlamış. Dil bilincini, bu denli yitirenlere “hayırlı” olsun!

En acısı ve utanç verici olanı da havaalanlarının alınlarına asılan “Atatürk Airport- Esenboğa Airport…” gibi tabelalardır. Dünyanın hangi ülkesi, havaalanını başka bir dille adlandırır? “Airport” yazılmazsa yerli yolcu mu şaşırır, yabancı yolcu mu? “Atatürk”ün yanına “Airport”u hangi anlayış yakıştırır? Ayıp değil mi?

Gelelim Milli Eğitim Bakanlığı’na… Ulusal eğitimi biçimlendirmesi, yönlendirmesi, bunun için Türkçenin, çağdaş eğitim-öğretim izlencelerinin, uygulayımbilimin (teknolojinin) bütün olanaklarını kullanması gereken Milli Eğitim Bakanlığı, ne yazık ki Türkçenin kullanımında hiç özenli değildir; eğitim başta olmak üzere hiçbir kuruma örnek olamamaktadır.

MEB’nin bilgisunar sayfasında “egitim.gov.tr”yi tıkladığınızda “skoool.tr”yi bulacaksınız; “think.com” ile İngilizce öğreten MEB uzmanlarının İngilizceden önce Türkçeyi iyi öğrenmelerini; bütün bakanlıklara öncülük etmesini beklerdik. “Skoool” hangi dilin sözcüğüdür; hangi üstün zekânın ürünüdür? MEB’nin etkinliklerini anlatan tüm sayfalar dil ve yazım yanlışıyla doludur. Özellikle çocuklara karma ve bozuk bir dille aktarılan bilgiler, “Örnek Öğrenme Nesneleri”ndeki gibi kötü çeviriler, MEB’nin dil kullanımındaki özensizliğinin kanıtlarıdır. Bunca dil yanlışı, “Okullar olmasa…” diyen anlayışın, bugün “Şu okullar skoool” olsa biçimine dönüştüğünü gösteriyor.

Bu üç bakanlık dışındakilerin bilgisunar sayfalarına baktığımızda da içimiz acıyor. MEB, ölçünlü dil ve yazım birliğini bozan resmi TDK’nin Yazım Kılavuzu’nu öneriyor; ama başta MEB olmak üzere, hiçbir bakanlık bu kılavuzun kurallarına uyamıyor. Bileşik sözcük kullanımındaki tutarsızlığı; kesme, düzeltme ve başka yazım imlerinin yanlış kullanılmasını, bütün bakanlıkların bilgisunar sayfalarında bulabilirsiniz. Bakanlıklarımız, yabancı sözcük hayranlığıyla bizi değilse kimi bilgilendiriyorlar?

Başta MEB olmak üzere, dil kullanımında bu denli özensiz olan, yabancı sözcük hayranlığını saçmalığa vardıran, görev ve etkinliklerini “vizyon ve misyon”a sıkıştıran, aklı sıra “first class” hizmet sunduğunu sanan, özel ve resmi bütün kurumları ve yetkililerini kınıyoruz.

DİL DERNEĞİ YÖNETİM KURULU

admin tarafından yazılmıştır \\ etiketler:

Kas 11

TÜRKÇE ÖĞRETİMİNDE
ÖĞRENME YAŞANTILARININ DÜZENLENMESİ
(Türkçe Dersinin İşlenişi)
Bu bölümde, Türkçe dersi işlenirken öğrenme yaşantılarının düzenlenmesinde önemli görülen değişkenlerden dört temel dil becerisi olarak kabul edilen dinleme, konuşma, okuma ve yazma öğretimi üzerinde durulmuş: ayrıca dilin kurallarını öğretmek için dilbilgisi öğretiminin nasıl yapılacağı açıklanmıştır.Daha sonra Türkçe öğretiminde yaygın olarak kullanılan öğretim stratejilei, yöntemleri ve teknikleri üzerinde durulmuştur.Son olarak da Türkçe öğretiminde kullanılan araç ve gereçler tanıtılmıştır.
A.Temel Dil Becerilerinin Öğretimi
1,Dinleme Öğretimi
Dinlene, konuşan kişinin vermek istediği mesajı, pürüzsüz olarak anlayabilme ve söz konusu uyarana karşı tepkide bulunabilme tekinliğidir.
Dinleme, aynı zamanda öğrenme ve zevk alma yollarından biridir. İşitmek ile dinlemek birbirinden çok farklıdır. İşime, isteğimiz dışı gerçekleşirken dinleme, belli bir amaç doğrultusunda yapılmaktadır.
Dinlemenin önemi bugün artık bilinen bir gerçektir. Haberleşmeyi hareket haline getiren her ne kadar konuşmacı işe de, dinlemeyi iyi bilmeyen bir dinleyici kusurludur. Konuşulan sözleri anlamak için gerekli beceri düzeyi, diğer bazı unsurların yanı sıra konuşma hızı ve aksana da bağlıdır. En alt düzeyde (Eşik düzey) bir kişi tarafından, bir zamanda ve normal ya da normalin altında bir konuşma hızı ve heceleri dikkatle belirtilen standart bir aksanda konuşulan sözleri anlamaktan öteye bir şey beklememek mantıklı olacaktır. Bu, hece başına x yüzde bir saniyeden fazla ve y yüzde bir saniyeden az olarak belirtilmektedir.
Dinleme eğitiminin amaçları
1. Söylenen sözü, konu, zaman, yer, ad vb. kavramları tam anlamak için dinleyebilme,
2. Konuşulanı, okunanı anlamak için dinleyebilme,
3. Arkadaşlık, iş ve diğer insan ilişkilerinde nezaketle dinleyebilme,
4. Bilgi, düşünce, haber almak için dinleyebilme,
5. Boş zamanlarında müzik dinlemeye alışma, tiyatro ve sinemadan, radyo ve televizyondan yararlanmak için kesintisiz dinleyebilme,
6. Dinledikleri arasında sıra ya da neden sonuç ilişkisi kurabilme,
7. Dinlediği konuşmanın ana düşüncesini kavrayabilme,
8. Dinlediğini değerlendirirken ön yargıdan, kişisel sevgi ve karşıtlık duygusundan sıyrılabilmek için tarafsız olabilme,
9. Dinlediğinin eksik, yanlış, abartılı, gerçek, yararlı yönlerini seçebilme,
10. Dinlediklerin çabucak değerlendirebilme,
11. Dinlediklerine karşı hoşgörü duygusu geliştirme,
Dinleme yeteneğinin gelişimi
Dinlemenin öğrenme sürecindeki yeri ve önemi büyüktür. Öğrencinin bir ders süresi içinde dinleyerek ve izleyerek öğrenebileceği bir konuyu ders dışında öğrenebilmesi için üç katı fazla zaman ayırması gerekmektedir bunun nedenleri şöyle sıralanabilir:
1. Sınıf içinde yapılan sözlü anlatımlar konunun özünü ve en can alıcı yanlarını öğrenciye verme olanağı sağlar,
2. Anlatımda yazı tahtası, harita, çizelge vb, görsel araçların kullanılması görsel, işitsel dinleme olanağı sağlar, Bu da anlamayı kolaylaştırır,
3. Sınıf için grup etkileşimi öğrenmeden etkilidir,
Dinleme yeteneğini gelişimi
Dinlemede zihin etkendir,İyi dinleme yeteneği zeka derecesi ile orantılı olarak artar,Ailede verilen eğitim, çocuklarda dinleme yeteneklerinin gelişmesini etkiler,Çocuklarda dinleme yeteneğinin gelişmesi şu evreleri kapsar:
1. 1,sınıfta 3-5 dakika, 2 ile3, sınıflarda öğrenciler, 5 ile 10 dakika dinleyebilirler,
Dinledikleri konunun en belirgin yönlerini kavaralar,
2. 4-5, öğrencileri 15 ile 25 dakika dinleyebilirler dinledikleri kuralları öğrenir, bunler üzerinde soru soracak bir temele inebilirler,
3. 6-8,sınıf öğrencileri 40-50 dakika dinleyebilirler, Neden sonuç ilişkisini anlarlar, konunun önemini de kavrarlar,
Bu duruma göre lise çağına gelmiş olan gençler uzun bir dinleme yeteneği kazanmış olurlar,
Dinlemede etkinliğin sağlanması
Etkili dinleme, dinlemeye hazırlanmayı, dikkati konu üzerinde toplamayı ve dinleme amacının belirlenmiş olmasını gerektirir,
a)Dinlemeye hazırlık: Dinlemede etkinliğin sağlanması için gerekli ön koşullardan birisi ‘’Dinlemeye hazırlanmak’’tır,
Dinleme hazırlığının iki yönü vardır. Birincisi dinlenecek konuya ilişkin ön bilgi sahibi olmak üzere yapılan hazırlıktır. Bu yol öğrencinin anlatımları kolayca anlayabilmesini, kafasında belirli sorular oluşturmasına ve böylece öğrenmesine yardımcı olur. Dinlemeye hazırlanmanın ikinci yolu konuşmadan hemen önce yapılan hazırlıktır. Öğrencinin bedensel ve fiziksel olarak hazır olması gerekir.
Dinlemede dikkatin önemi büyüktür. Dinleyicinin tüm canlılığı ile kendisini anlatılan konuya vermesi gerekmektedir. Dinleme etkin bir işlemdir. Bireyin etkin bulunmasını gerektirir. Araştırmalara bireyin dikkatini dinleme sırasında ancak belirli süreler içinde en üst düzeyde toplana bildiğini bunun ötesinde dikkatini değişkenlik göstererek ve dinleme süresi orantılı olarak sürekli azalıp çoğaldığını ortaya koymaktandır.
b)Ana ve yardımcı düşüncelerin saptanması: Dinlemeden dikkat edilecek diğer önemli bir nokta da anlatılan herşeyi öğrenmeye çalışmak yerine konuyla doğrudan ilgili ve onu asıl ana düşünceye yönelik yanlarının belirtmeye çalışmak olmalıdır. Bunun için hiç kuşkusuz öncelikle konunun ne olduğunu iyi anlaşılmış olması gerekir. Bundan sonra yapılacak iş ana düşüncenin ve bu ana düşünce çevresinde bulunan ve ana düşünceyi genişleten yardımcı düşüncelerin saptanmasıdır.
c)Dinleme ilkeleri: Okullarımızda bugüne değin üzerinde gereğince durulmayan iyi dinleyici yetiştirme sorununu çözümü için öğretmenlerin bazı ilkeleri göz önünde tutmaları ve buna göre önlemlerini almaları gerekmektedir.
1. Dinleme eğitimi küçük yaşlardan itibaren başlamalıdır. Öğretmenin yüksek sesle çocukların ilgi ve anlayışı seviyelerine uygun öyküler (hikayeler )okuması, okunan öyküler üzerinde konuşulması ve dramatizasyon etkileri öğrencilerin daha erken yaşlarda dinlemeye karşı bir yatkınlık göstermelerini sağlar.
2. Dinleme eğitimi için programın ve okulun her türlü olanaklarında yararlanılmalıdır. Özellikle müzik ve konferans dinleme, film ve piyes seyretme eğitsel kollarda görev alma gibi öğrencilere dinleme zevk ve alışkanlığı kazandırma bakımından çok önemlidir.
3. Dinleme eğitimini başarılı olabilmesi için öğretmenini de iyi bir dinleyici olması gerekir.
4. Dinleme eğitiminde kasetçalar, TV, video gibi modern öğretim araçlarından yararlanılmalıdır.
5. Dinleme eğitimindeki başarı kullanılan öğretim yönetmelerinin içeriğine bağlıdır.
Kısaca ilköğretim okulundan başlayarak istekli, amaçlı, ilgili, eleştirici dinleyiciler yetiştirmenin yolları aranmalı ve böylece aydın vatandaş olma özelliklerinden biri daha kazandırılmalıdır.
Dinleme eğitimi küçük yaşlardan itibaren başlamalıdır. Okumaya hazırlık ve sempatik dinleyici yetiştirmenin yollarını devresinde öğrencilere işittiğini ayırt etme yeteneği kazandıran bu alıştırmalarla karşı karşıya getirerek ‘’ilk dinleme’’ alışkanlıkları kazandırılabilir. Dinleme eğitimi için programın ve okulun her türlü olanağından yararlanılmalıdır. Kısaca ilköğretim okullarından başlayarak istekli, ilgili, eleştirici aramalıdır.
Dinleme öğretiminde izlenecek sıra
i.Dinleme öncesi etkinlikler
1,Tanıtma: Dinlenecek konu hakkında genel bilgi verilir.
2, Kestirme: Kon

u hakkında tahminde bulunma. Dinlenecek konunun başlığı söylenir resim ve ipuçları verilerek metnin kestirilmesi istenir
3, Sahnenin oluşturulması: Dinlenecek metinde geçen olayın görsel araçlarla canlandırılmasıdır. Bundan amaç öğrencilerin duyduklarını görsel olarak da görmelerini sağlamak, böylece metni daha iyi anlamalarına yardımcı olmaktır. Bunun için resin, fotoğraf, çizgi resim ve posterler kullanılır
4, Yeni sözcüklerin öğretimi: Dinlenecek metinde geçen yeni sözcükler ve gerekirse yeni cümle yapıları öğretilir. Yeni öğrenilen sözcükler, bilinen cümle kalıplarıyla, yeni cümle kalıpları da bilinen sözcüklerle öğretilmelidir.
5,Amaçlı dinleme: Dinleme etkinlikleri amaçlı yapılmalıdır. Metinler amaçlı dinlemeyi sağlayabilmek için başlangıç düzeyinde üç kez dinletilmeli ve daha sonra öğrencilerin dinlemeleriyle ilgili genel sorulara cevap vermeleri istenmelidir.
ii. Dinleme anındaki etkinlikler
1, Öğretmen metni yüksek sesle okur. Öğrenciler, kitapları kapalı öğretmeni dinler.
2, Öğrencilerden metni dinlerken farklı tanlama ve vurgulamalar dikkat etmeleri istenir.
3, İlköğretim 1,2,ve 3,sınıflarda öğrencilerin dinlediklerini tekrar etmeleri istenir.
4, Öğrencilerin amaçlı dinleme sorularına cevap verebilmeleri için dinlediklerini not etmeleri istenir.
iii. Dinleme sonrası etkinlikler
1, Dinlenen metin ile ilgili ayrıntılı sorulara cevap verilir. Bu çalışmanın sınıf düzeyine göre paragraf paragraf yapılmasında yarar görülmektedir.
2, Dinlenen sözlü ya da yazılı özeti çıkarılır.
3, Giriş ve gelişme kısmı dinlenen bir hikayenin sonuç kısmının tamamlanması istenir.
4, Metni dinlerken ya da dinledikten sonra duyulanları resimle ifade etmeleri istenir. Öğretmen okurken ya da okuduktan sonra öğrenciler resim ya da şekil çizer.
5, Dinlenen metin ile ilgili resimlerin ya da cümlelerin olay sırasına göre dizilmesi istenir.
6, Dinlenenleri yazma ya da dikte etme etkinliklerine yer verilir.
7, Duyulan eksik cümleler tamamlanır.
8, Dinlenen metne uygun başlık önerilir.
9, Metinde boşluk bırakılan yerleri doldurma çalışmalarına yer verilir. Bu çalışmalarda dinleme becerisini gelişip gelişmediği, çağdaş ölçme ve değerlendirme çalışmalarıyla desteklenmelidir.
Dinleme Alıştırmaları
Aşağıda belirtilen etkinlikler sınıf içinde ve okul dışında öğrenciler dilmeme alışkanlıkları alarak yaptırılabilir.
1, sınıf içi dinleme alıştırmaları
a, İçinde birkaç iş tanımı bulunan bir cümle okunup dinleterek bunu tekrar etmeleri istenir.
b. Yanlış bir ad, bilgi ya da açıklama geçen bir yazıyı dinleyip bunun doğrusunu söylemesi istenir.
c. Yazarın ya ad şairin bulmak için bir öykü, oyun, şiir dinletilir.
d. Bilgi, haber, açıklama, deneme yazıları okutup kapsamı üzerinden sorular sorulur.
2,Dış dinleme alıştırmaları
a. Öğrencileri kendi aralarında edebi eser okuyup dinlemeye özendirmek.
b. Günün haberlerini radyo ve televizyondan öğrenmeye alışmak.
c. Radyo ve televizyondaki oyunları, görüşmeleri, konuşmaları, söylevleri, şiir ya da öykü okumalarını dinlemeye çalışmak.
d. Konferans ve toplantıların dinlenerek değerlendirilmesine alışmak.
e. Oyun ve sinema filmi izlemek.
f. Müzik dinlemek.
Sınıf içinde ve okul dışında yapılacak tüm dinleme alıştırmalarını bir değerlendirilmedi yapılmalıdır

Çizelge 1.a. DİNLEME ÖLÇEĞİ
(İlköğretim 1-3sınıflar için)
Gözlenen Davranış
Karşılıklı konuşmalarda
a. Konuşanın yüzüne bakma
b. Eksik bilgiyi tamamlamak için dinleme
c. Dikkati konuşulan konu üzerine toplama
Sınıf içi tartışmalarda
a. Cevap verme amacıyla dikkatle dinleme
b. Ön yargıdan uzak dinleme
c. Karşıdakinin çelişkilerine dikkat etme
d. Konudan uzaklaşmamasına dikkat etme
Ders ve konferanslarda
a. Konuya önceden hazırlık yapma
b. Konunun ayrıntılarına örneklere dikkat etme
c. Farklı bölümleri ayırt etme
d. Bilgilerin geçerliliğini değerlendirme
e. Konuşmacını anlatımına dikkat etme
f. Soruları tespit etme
g. Konuşmayı sonuna kadar dinleme
Açık oturumlarda
a. Konuşmacıların üzerine düşen konuya dikkat etme
b. Her konuşmacıyı ayrı ayrı değerlendirme
c. Her konuşmacıyı arasındaki görüş birliği ve çelişkileri arama
d. Bilgileri bütünlemeye çalışma
Düzeyine uygun olan bir metni dinlemede
a. Yazının türünü tanıma
b. Konuyu anlamaya çalışma
c. Görüşleri belirleme
d. Ayrıntıları kavrama
e. Olayların sonucunu kestirmeye çalışma

Çizelge 1.b.DİNLEME ÖLÇEĞİ
(İlköğretim 4-8sınıflar için)
Gözlenen davranış
Karşılıklı konuşmalarda
a. Konuşanın yüzüne bakma
b. Eksik bilgiyi tamamlamak için dinleme
c. Dikkati konuşanla konu üzerine toplama
Sınıf içi tartışmalarda
a. Cevap verme amacıyla dikkatle dinleme
b. Ön yargılardan uzak dinleme
c. Karşıdakinin çelişkilerine dikkat etme
d. Konudan uzaklaşmamasına dikkat etme
Ders ve konferanslarda
a. Konuya önceden hazırlık yapma
b. Konunun ayrıntılarına örneklere dikkat etme
c. Farklı bölümleri ayırt etme
d. Bilgilerin geçerliliğini değerlendirme
e. Konuşmacının anlatımına dikkat etme
f. Soruları tespit etme
g. Konuşmayı sonuna kadar dinleme
Açık oturumlarda
a. Konuşmacıların üzerine düşen konuya dikkat etme
b. Her konuşmacıyı ayrı ayrı değerlendirme
c. Her konuşmacı arasındaki görüş birliği ve çelişkileri arama
d. Bilgileri bütünlemeye çalışma
Düzeyine uygun olan bir metni dinlemede
a. Yazının türünü tanıma
b. Konuyu anlamaya çalışma
c. Görüşleri belirleme
d. Ayrıntıları kavrama
e. Olayların sonucunu kestirmeye çalışma

Cevaplar Alttadır.

admin tarafından yazılmıştır \\ etiketler:

Kas 08

Türk dilinin en eski izleri Sümer kaynaklarındaki Türkçe sözlerdir. M.Ö. 3100-M.Ö. 1800 yılları arasına ait Sümerce metinlerde 300′den fazla Türkçe söz yer almaktadır. Sümerceyle Türkçedeki ortak sözler ya ortak kökenden gelmektedir ya da alış veriş sonucu ortaya çıkmıştır. Hangi ihtimal doğru olursa olsun Türkçenin ilk verileri M.Ö. 2000-3000 arasına çıkmakta, yani bundan 4-5000 yıl geriye gitmektedir. Ortak sözler Türklerle Sümerlerin komşu olduklarını da gösterir. Türklerin hiç olmazsa bir bölümü M.Ö. 2000-3000 yılları arasında, belki de daha önce Ön Asya’da yaşamış olmalıdır.

M.Ö. 7.-3. yüzyıllar arasında Karadeniz’le Hazar’ın kuzeyinde ve Kuzeydoğusunda yaşayan Sakaların önemli bir bölüğü ve yöneticileri de büyük ihtimalle Türktü. M.Ö. 6. yüzyılda yaşamış olan Sakaların kadın hükümdarının adı Yunan kaynaklarında Tomiris olarak geçer. Bu kelime Türkçe Temir (demir) olsa gerektir.
Dîvânü Lûgati’t-Türk’te anlatıldığına göre İskender’in Türkistan seferi sırasında (M.Ö. 330′lar) Türklerin bir kısmı, hükümdarları Şu yönetiminde Hocent civarında, yani Seyhun’un yukarı havzalarında idiler. İskender’in gelişiyle Şu ve idaresindeki Türkler Altaylara çekildiler; Oğuzlar ise Hocent civarında kaldılar.
Çin kaynaklarındaki ilk bilgilere göre Türkler Çin’in kuzeyindeki bozkırlarda yaşıyorlardı. M.Ö. 220′lerde ortaya çıkan Tuman (Teoman) Yabgu ve M.Ö. 209′da hükümdar olan oğlu Motun (Mete) Yabgu, Hunların büyük hükümdarları idiler ve merkezleri bugünkü Moğolistanda bulunan Orhun vadisinde idi. Hunlardan sonra da Topalar, Avarlar, Göktürkler, Uygurlar dönemlerinde, M.S. 840′a kadar Türklerin merkezi Orhun vadisinde olmuştur. M.Ö. 220 – M.S. 840 arasındaki 1000 küsur yıllık dönemde Türkler kudretli zamanlarında Okyanus kıyılarından Hazar’a, hatta bazen Karadeniz’in kuzeyine kadar uzanan topraklara hükmediyorlardı. Türklerden bir bölüğü M.S. 370′lerde İdil’i geçmiş ve Kafkaslarla Karadeniz’in kuzeyine ulaşmıştı. Batı Hunları, Bulgarlar, Avarlar, Peçenekler ve Kıpçaklar 370′ten başlayarak yüzyıllar boyunca Doğu Avrupa ve Balkanları yönetimleri altında bulundurmuşlardır.
Asya ve Avrupa Hunlarına ait herhangi bir Türkçe metin elimizde bulunmamaktadır. Ancak Çin ve Bizans kaynaklarına geçen bazı özel adlar ve kelimeler onlara ait Türkçe veriler olarak kabul edilmektedir. Çin kaynaklarında geçen tehri, kut, yabgu, ordu, temir gibi sözlerin Çinceleşmiş biçimleri, milât yıllarına ait Türkçe verilerdir. Attilâ’nın babasının adı olan Muncuk (Boncuk) ve oğullarının adları Dehizik, İrnek, İlek Türkçeyle açıklanabilmektedir. 6.-9. yüzyıllardaki Tuna Bulgarlarından yıl ve ay adları ile birkaç kelimelik bazı küçük metinler kalmıştır. Yıllar hayvan adlarıyla adlandırıldığı için yıl adları aynı zamanda çeşitli hayvanların adlarını gösteriyordu. Aylar sıra sayılarıyla ifade edildiği için Bulgar Türkçesindeki sayıların adlarını da böylece öğrenmiş oluyorduk.
Moğolistan’da bulunmuş olan 6 satırlık Çoyr yazıtı tarihi bilinen en eski metindir. İlteriş Kağan’a katılan bir askeri anlatan metin 687-692 arasında yazılmış olmalıdır. Orhun anıtları olarak bilinen İşbara Tamgan Tarkan (Ongin), Köl İç Çor (İhe-Huşotu), Tonyukuk, Köl Tigin, Bilge Kağan anıtları 719-735 yılları arasında yazılmışlardır. Uygurların ikinci kağanı Moyun Çor Kağan’a ait Taryat, Tes ve Şine-Usu anıtları 753-760 arasında dikilmiştir. Moğolistan’da, Yenisey vadisinde, Kazakistan’da, Talas’ta (Kırgızistan), Kuzey Kafkasya’da, İdil-Ural bölgesinde, Bulgaristan, Romanya, Macaristan ve Polonya’da Göktürk harfleriyle yazılmış daha yüzlerce yazıt bulunmuştur. Bu küçük yazıtların 7.-10. yüzyıllar arasında yazıldığı tahmin edilmektedir. Demek ki bu yüzyıllarda Doğu Avrupa ve Balkanlardan, hatta Macaristan’dan Güney Sibirya’ya ve Moğolistan içlerine kadar uzanan sahada Türkçe, Göktürk harfleriyle yazılan bir yazılı dil olarak kullanılmaktaydı.
9. yüzyıldan itibaren Türkçenin yazılı ürünlerini daha güneyde, Tarım havzasında da görmeye başlıyoruz. 840′ta Tarım havzasında ve Gansu bölgesinde devletler kuran Uygurlar; Göktürk, Uygur, Soğdak ve Brahmi alfabeleriyle kâğıt üzerine yüzlerce eser yazdılar, yüzlerce belge bıraktılar. Hatta bunların bir kısmı yazma değil, basma eserlerdi. Uygur yazılı eserleri, Gansu bölgesinde 17. yüzyıla kadar devam etmiştir.
11. yüzyılda Kâşgar ve Balasagun çevresi de bir Türk kültür çevresi olarak ortaya çıkar. 1069 tarihli Kutadgu Bilig Balasagun’da yazılmaya başlanmış, Kâşgar’da Karahanlı hükümdarına sunulmuştur. 1070′lerde Bağdat’ta kaleme alınan Dîvânü Lûgati’t-Türk de aslında Kâşgar muhitinin eseridir. Türkler 10. yüzyılda Müslüman oldukları hâlde 11. yüzyılda Arap yazısı henüz Türklerin yazısı hâline gelmemişti. Kâşgarlı Mahmud 1070′lerde Türk yazısının Uygur yazısı olduğunu kesin şekilde kaydeder.
Kâşgarlı Mahmud Türklerin 20 boy olduğunu yazar ve onları batıdan doğuya doğru şöyle sıralar: 1. Beçenek, 2. Kıfçak, 3. Oğuz, 4. Yemek, 5. Başgırt, 6. Basmıl, 7. Kay, 8. Yabaku, 9.Tatar, 10. Kırkız, 11. Çigil, 12. Tohsı, 13. Yağma, 14. Uğrak, 15. Çaruk, 16. Çomul, 17. Uygur, 18. Tangut, 19. Hıtay. Listedeki Hıtay’ı Kâşgarlı’nın ifadesiyle “Çin ülkesi” olarak ayırmak gerekir. Bu sıralamadan az sonra Kâşgarlı Beçeneklerle Kıfçaklar arasına Suvarlarla Bulgarları yerleştirir. Kâşgarlı’nın iki dilli oldukları için dillerini bozuk saydığı Soğdak, Kençek, Argu ve Tangutlardan Arguları da Türk boyları arasında saymalıyız. Demek ki 11. yüzyılda Balkanlardaki Bizans sınırından Çin ve Moğalistan içlerine kadar Türkçe konuşuluyordu.
13. yüzyılda Türk yazı dilinin merkezîleştiği bölge Aral’ın güneyindeki Harezm bölgesidir. 13.-14. yüzyıllarda Altınordu’nun merkezi olan Hazar’ın kuzey kıyısındaki Saray’dan hatta daha batıdaki Kırım’dan Tarım havzasının doğusundaki Gansu’ya kadar Türk yazı dili kesintisiz olarak kullanılıyordu. Tarım havzasıyla Gansu’da kullanılan dile Türkoloji literatüründe Uygur Türkçesi, Altınordu ve Türkistan sahasında kullanılan dile ise Harezm Türkçesi denmektedir. Ancak ikisi arasında ses ve gramer yönünden hemen hemen hiç fark yoktur. Yazıları ise farklıdır. Birincisi Uygur, ikincisi Arap yazısını kullanır.
13. ve 14. yüzyıllarda Türk yazı dili, bu ana sahadan başka üç coğrafyada daha kulla

nılıyordu. Bunlardan biri Yukarı İdil (bugünkü Tataristan) sahasıdır. Burada bulunan mezar kitabelerinin dili İdil Bulgarcası idi. İkincisi Mısır ve kısmen Suriye idi. Buradaki yazı dili Harezm Türkçesine çok yakındı ve Kıpçak Türkçesi adını taşıyordu. Üçüncü saha Azerbaycan ve Anadolu sahasıydı. 13. yüzyılda bu alanda Oğuz ağzına dayanan yeni bir yazı dili doğmuştu. Bu yazı dili Balkanlara doğru sahasını genişleterek kesintisiz şekilde bugüne dek sürmüştür. Sadece mezar kitabelerinde gördüğümüz İdil Bulgarcası 14. asırdan sonra yerini Kıpçakçaya bırakır. Mısır ve Suriye’de ise 15. yüzyıldan sonra Kıpçak Türkçesi kullanılmaz olur.

Karadeniz, Kafkaslar, Hazar denizi ve İran, Kuzey-Doğu Türkçesi ile Batı Türkçesini ayıran tabiî sınırlardır. 11. yüzyıldan itibaren Oğuzlar İran’ı aşarak Azerbaycan ve Anadolu’ya gelmişler ve Batı Türklüğünü oluşturmuşlardır. Batı Türklüğü 14. yüzyılda Balkanlara taşmış, daha sonra Macaristan sınırına dayanmıştır. Bugünkü Irak ve Suriye’nin kuzey bölgeleri de Batı Türklerinin 11. yüzyıldan itibaren yerleştikleri yerlerdi ve buralardaki nüfus Anadolu Türklüğünün tabiî uzantısıydı. Öte yandan Kuzey Afrika ve Arap ülkelerine de önemli miktarda Osmanlı Türkü yerleşmişti. Bütün bu sahalarda Batı Türkçesi ortak bir yazı dili olarak kullanılmıştır. 13. ve 14. yüzyıllarda Anadolu ve Azerbaycan’da yazılan eserleri, yazı dili olarak birbirinden ayırmak kolay değildir. Bu asırlarda yazı dili henüz standartlaşmamıştır; esasen Azerbaycan, Anadolu ve Balkanlarda henüz siyasî birlik de yoktur; bölgede çeşitli Türk beylik ve devletleri hüküm sürmektedir. 15. yüzyılda Osmanlılar güçlenerek birliği kurmaya yönelirler ve yeni oluşmaya başlayan İstanbul ağzı esasında Osmanlı Türkçesi standart hâle gelir. 16. yüzyılda Doğu ve Güney-Doğu Anadolu ile birlikte Suriye ve Irak da Osmanlı topraklarına dahil olur; böylece bu bölgeler de Osmanlı Türkçesi alanı içine girerler. Kuzey ve Güney Azerbaycan, İran’la birlikte bir başka Türk devletinin, Safevîlerin yönetiminde kalır. Ancak yine de 16. asırda Azerbaycan ve Osmanlı yazı dillerinin kesin şekilde ayrıldığını söylemek doğru değildir. Hatayî ve Fuzulî her iki çevrenin de şairidir. 17. yüzyıldan sonra iki yazı dilinin ayrıldığını söylemek mümkündür; ancak aralarındaki fark yok denecek kadar azdır.
Kuzey ve doğu Türklerinde Harezm Türkçesinin devamı niteliğindeki Çağatay Türkçesi tek ve ortak yazı dili olarak 15. yüzyıldan 20. yüzyıl başlarına kadar sürdü. Bunun bir tek istisnası vardı: Kırım Hanlığı. Osmanlı idaresinde bulunduğu için Kırım Hanlığında kullanılan yazı dili Osmanlı Türkçesi idi.
13. yüzyıldan itibaren iki ayrı yazı dili hâlinde gelişen Doğu ve Batı Türkçeleri sürekli olarak birbirleriyle temasta olmuşlardır. Çağatay sahası eserleri, özellikle Nevayî Osmanlı ve Azerbaycan Türklerince hep okunmuştur. Buna karşılık Osmanlı eserleri de özellikle İdil-Ural bölgesinde sürekli okunmuştur. Osmanlı ve Azerbaycan sahasında Nevayî’ye Çağatayca olarak nazireler yazılmış ve bu 19. yüzyıla kadar sürmüştür.
1552′de Kazan’ın düşmesiyle başlayan Rus yayılması 1885′te Batı Türkistan’ın işgaliyle tamamlanmıştır. Doğu Türkistan 1760′larda Çin işgaline uğramıştı. 19. yüzyılın sonuna gelindiğinde bağımsız olan Türkler sadece Osmanlı Türkleriydi.
19. yüzyılın ortalarında Türk yazı dilleri için yeni bir süreç başlar. Kazan Üniversitesinde hocalık yapan müsteşrik ve papaz İlminski, her Türk boyunun konuşma dilinin ayrı bir yazı dili hâline gelmesi gerektiği görüşünü ortaya koyar ve bunun için çalışmaya başlar. Özellikle Tatar aydınlarıyla Kazan’da okuyan Kazak aydınları üzerinde etkili olur. Bu iki Türk boyunun bazı yazar ve şairleri, ortak olan Çağatay yazı dili yerine kendi konuşma dillerini yazı dili hâline getirmeye çalışırlar. Yüzyılın sonlarına doğru Tatar ve Kazak yazı dillerinin ilk eserleri verilmeye başlar. İlminski’ye karşılık Gaspıralı İsmail, 1884′te Bahçesaray’da (Kırım) çıkarmaya başladığı Tercüman gazetesi ve Türk dünyasının her tarafında açtırdığı usûl-i cedit okulları vasıtasıyla ortak yazı dilini savunur; bütün Türk dünyasının sadeleştirilmiş İstanbul Türkçesinde birleştirilmesini ister. Rusya’da Meşrutiyetin ilân edildiği 1905 yılından itibaren Kırım, İdil-Ural, Azerbaycan ve Türkistan bölgelerinde Türk yazı dili konusu sıkı bir şekilde tartışılır. Gaspıralı İsmail’in tesirinde kalan Türk aydınları yazı dilinde birlik fikrini savunurlar ve buna uygun eserler verirler. İlminski’nin fikirleri ise başka müsteşrikler ve Çarlık memurları tarafından yayılmaya çalışılır. İlminski gibi bir papaz ve müsteşrik olan Nikolay Ostroumov 1870′ten 1918′e kadar Türkistan Vilâyetinin Gazeti’ni çıkararak bu gazete vasıtasıyla İrancalaşmış Özbek ağızlarını yazı dili hâline getirmeye çalışır. 1888-1902 arasında çıkarılan Dala Vilâyeti gazetesi Kazakçayı, 1905-1908 arasında çıkarılan Mecmûa-yı Mâverâyı Bahr-ı Hazar Türkmenceyi yazı dili yapmaya uğraşır. Her üç gazete de Çar idaresince çıkarılmaktadır. Yüzyılın başındaki bu tartışma ve uygulamalar kaynaklara ulaşmanın zorluğu yüzünden bugüne kadar ciddî şekilde araştırılmış değildir. Ancak 1917′deki Bolşevik ihtilâlinden sonra serbest tartışma ortamı yok edilmiş, İlminski ve Ostroumov’un fikirleri zorla uygulanarak her Türk boyunun konuşma dili ayrı yazı dili hâline getirilmiştir. Bu süreç Sovyetler Birliği’nde 1930′larda tamamlanmıştır. Çin idaresindeki Doğu Türkistan’da ise Uygurca, Çağatay yazı dilinin devamı olarak sürerken 1949′daki komünist idareden sonra mahallîleştirilmiştir. Alfabe değişiklikleriyle bu süreç hızlandırılmış, her Türk yazı dili için ayrı alfabeler oluşturularak farklılık artırılmaya çalışılmıştır. Bütün bu çalışmalar sonunda bugün 20 Türk yazı dili ortaya çıkmış bulunmaktadır: 1) Türkiye Türkçesi, 2) Gagavuz Türkçesi, 3) Azerbaycan Türkçesi, 4) Türkmen Türkçesi, 5) Kırım Tatar Türkçesi, 6) Karaçay-Malkar Türkçesi, 7) Nogay Türkçesi, 8) Kumuk Türkçesi, 9) Kazan Tatar Türkçesi, 10) Başkurt Türkçesi, 11) Kazak Türkçesi, 12) Karakalpak Türkçesi, 13) Kırgız Türkçesi, 14) Özbek Türkçesi, 15) Uygur Türkçesi, 16) Altay Türkçesi, 17) Hakas Türkçesi, 18) Tuva Türkçesi, 19) Saha (Yakut) Türkçesi, 20) Çuvaş Türkçesi. Rusya bugün dahi yeni yazı dilleri oluşturma fikrini bırakmış değildir. Tataristan Cumhuriyeti dışında kalan Batı Sibirya Tatarları ile Güney Sibirya’daki Şorların ağızları bazı fonlar ve yardımlar yoluyla yazı dili hâline getirilmeye çalışılmaktadır.
Türk dünyasında 1990′dan beri yeni bir süreç başlamıştır. Beş Türk cumhuriyeti bağımsız olmuş, diğerleri de daha serbest hareket edebilme imkânlarına kavuşmu]
]>

admin tarafından yazılmıştır \\ etiketler:

Kas 08
Yazar
Makale
Zeynep Akıncı
  1. Diplomatik Dil ve Özellikleri (11.05.2005)
Prof. Dr. Doğan Aksan
  1. Kavram Alanı-Kelime Ailesi İlişkileri ve Türk Yazı Dilinin Eskiliği Üzerine
  2. Dilbilim Tarihine Bir bakış
  3. Türkçe Araştırmalarında Yeni Yollar (23.08.2004)
  4. Dille Gerçek ya da Anlatım Yolu Sorunu (07.10.2004)
  5. Dilin Türleri (26.01.2006)
  6. Anlambilim, İlgili Alanlar ve Türkçe (30.05.2006)
Doç. Dr. Berrin Aksoy
  1. Kültür Odaklı Çeviri ve Çevirmen (30.05.2006)
  2. Sosyal Bilimler Metinleri Çevirisi (01.06.2006)
Öğr. Gör. Soner Akşehirli
  1. Ömer Seyfettin’in “Bahar ve Kelebekler” Hikayesine Kelime Alanları Açısından Bir Bakış (04.09.2006)
Özlem Aktaş
  1. Türkçe İçin Verimli Bir Cümle Sonu Belirleme Yöntemi (11.08.2006)
Zeynep Altan
  1. Bilişsel Bilim Bağlamında Dilbilim ve Bilgisayar Bilimlerindeki Önemi (27.09.2006)
Zeynep Altan-Zeynep Orhan
  1. Anlam Belirsizliği İçeren Türkçe Sözcüklerin Hesaplamalı Dilbilim Uygulamalarıyla Belirginleştirilmesi (27.09.2006)
Yard. Doç. Dr. Mustafa Altun
  1. Türk Atasözleri Üzerine Sentaktik Bir İnceleme (16.02.2006)
Oytun Türk-Ömer Şayli-A. Sumru Özsoy-Levent M. Arslan
  1. Türkçede Ünlülerin Formant Analizi (29.12.2006)

Araş. Gör. Özgür Kasım Aydemir
  1. Türkçede Sloganlaştırılan Dil Birliklerinin Toplum Dilbilimsel İşlev Çözümlemesi Üzerine Bir deneme (11.12.2006)
  2. Türk Halk Türküleri İçerisinde Denizli Türkülerinin Dilbilimsel Özellikleri (11.12.2006)
Özgür Aydın
  1. İkinci Dil Olarak Türkçe Öğretiminde Türkçe Dilbilgisi Betimlemelerinin Görünümü (01.08.2006)
  2. Anadili Eğitimi, Yabancı Dil Öğretimi ve Evrensel Dilbilgisi (03.12.2006)
Doç. Dr. R. Levent Aysever
  1. Dil Felsefesinin Geleceğine Bir Bakış (12.01.2007)
  2. Anlam Sorunu (12.01.2007)
Dr. Eyüp Bacanlı
  1. Türkçedeki Dolaylılık İşaretleyicilerinin Pragmatik Anlamları (05.01.2007)
Yard. Doç. Dr. Cahit Başdaş
  1. Türkçede Üçüncü Grup (Ara) Ekler (02.02.2007)
Prof. Dr. Özcan Başkan
  1. Dil Kullanımında “Verimlilik” Açısından “Tikel Sözlükçe” (07.12.2004)
Yard. Doç. Dr. Nesrin Bayraktar
  1. Yabancılara Türkçe Öğretiminin Tarihsel Gelişimi (23.10.2005)
Hendrik Boeschoten
  1. İki Dilli Ortamda Kavram Karışması (23.10.2006)
Hasan Bolat
  1. Türkçe ve Almancada Bağlaçların Özne Yüklem Uygunluğuna Etkileri (22.12.2006)
Prof. Dr. Kemal Oflazer-Dr. Cem Bozşahin
  1. Türkçe Doğal Dil İşleme (13.12.2006)
Cem Bozşahin-Deniz Zeyrek
  1. Dilbilgisi, Bilişim ve Bilişsel Bilim (25.09.2006)
Hendrik Boeschoten-Hansje Braam
  1. Bilgisayar ve Sözlükçülük Yöntemleri (17.10.2005)
Prof. Dr. İsmail Boztaş
  1. Çeviri, Çevirmen, Dilbilim İlişkisi, Çeviride Eşdeğerlik ve Kayıplar (23.01.2007)
Tuncay Böler
  1. Türkçe Sözlük (TDK) ile Örnekleriyle Türkçe Sözlük’ü (MEB) Karşılaştırma Denemesi (28.09.2006)
Yard. Doç. Dr. Nalan Büyükkantarcıoğlu
  1. Türkçe Sözcük Biçimlenmesinde Düzlemler ve Türetmeler (05.01.2007)
Gülşen Eryiğit-Eşref Adalı
  1. Sözlüksüz Köke Ulaşma Yöntemi (19.12.2005)
Cemal Çakır
  1. Anlamın Bağlam Açısından İncelenmesi: Kökanlambilim ve Artanlambilim (25.09.2006)
Mustafa Çakır
  1. Bilgisayar Destekli Sözdizimi Çalışması ve PROLOG (30.05.2006)
Özlem Çetinoğlu-Kemal Oflazer
  1. Morphology-Syntax Interface for Turkish LFG (24.07.2006)
İlyas Çiçekli
  1. Türkçe ve Kırım Tatarcası Arasında Bir Çeviri Sistemi (02.06.2006)
Yusuf Çotuksöken
  1. Okul Sözlükleri Üzerine (15.02.2006)
Prof. Dr. Nurettin Demir
  1. Ağız Sözlükçülüğü (24.10.2005)
  2. Dilden Kim Utanıyor ? (29.11.2005)
  3. Popüler Dil Tartışmalarına Dil İlişkileri Açısından Bakış (07.06.2006)
  4. Süreli Yayınlarda Yayın Dili Sorunu (07.06.2006)
  5. Derleme Sözlüğü’nde Şimdiki Zamanla İlgili Veriler (27.06.2006)
  6. Kıbrıs Ağızları Üzerine Notlar (27.06.2006)
  7. Kıbrıs Ağızlarında imiş Hakkında (27.06.2006)
  8. Geschichte der Sondersprachenforschung in der Türkei (27.06.2006)
  9. Kıbrıs’ta Türkçe (27.06.2006)
  10. Alanya ağızlarında şimdi’nin varyantları (19.07.2006)
  11. Türkiye’de Özel Diller (24.07.2006)
  12. Lars Johanson (2001) Discoveries on the Turkic Linguistic Map (26.07.2006)
  13. Araştırma Konusu Olarak Bursa’da Türkçe (26.07.2006)
Prof. Dr. Ömer Demircan
  1. Türkçede Nedenli Göstergeler: Yansımalarda Anlamlama (25.09.2005)
Prof. Dr. Ömer Demircan -Aybars Erözden
  1. Yazı Devrimi Kaynakçası (27.07.2006)
Prof. Dr. Mehmet Demirezen
  1. Dil Tarihlemesi (Glottochronology) ve Dilbilimdeki Yeri (10.10.2005)
A. Dilaçar
  1. Gramer: Tanımı, Adı, Kapsamı, Türleri, Yöntemi, Eğitimdeki Yeri ve Tarihçesi (18.05.2006) (36 MB)
Prof. Dr. Gerhard Doerfer
1.       Başka Dillere Verilen Türkçe “-Mış ” Son Eki (Das türkische Suffix –mIš als Lehnelement) (çev. Yard. Doç. Dr. Muharrem Öçalan) (08.12.2006)
Prof. Dr. Abide Doğan
  1. Yabancıların Türkçeyi Öğrenirken Karşılaştıkları Güçlükler ve Yaptıkları Bazı Hatalar (18.01.2007)
Gürkan Doğan
  1. Buyurmayan Buyrum Tümceleri (25.09.2005)
Mustafa Durak
  1. Yanlışlar ve Kabul-Edilebilirlik Gramatiği Üzerine (25.04.2005)
H. Mesut Meral-Hazım K. Ekenel-A. Sumru Özsoy
  1. Türkçede Duygu Çözümlemesi (02.08.2006)
Prof. Dr. F. Özden Ekmekçi
  1. Yabancı Dil Eğitimi Kavram ve Kapsamı (12.10.2005)
Neşe Emecan
  1. Türk Kişi Adlarının Değişen Sesi (23.10.2006)
Prof. Dr. Marcel Erdal
  1. On the Verbal Noun in -(y)Iş (29.10.2006)
Gülşen Eryiğit-Kemal Oflazer
  1. Statistical Dependency Parsing for Turkish (25.05.2006)
Beşir Gögüş
  1. Anadili Olarak Türkçenin Öğretimine Tarihsel Bir Bakış (19.09.2005)
Osman Büyük, Hakan Erdoğan, Kemal Oflazer
  1. Konuşma Tanımada Karma Dil Birimleri Kullanımı ve Dil Kısıtlarının Gerçeklenmesi (02.04.2006)
Zelal Gün gördü-Kemal Oflazer
  1. Parsing Turkish using the Lexical Functional Grammar Formalism (02.10.2005)
Araş. Gör. Galip Güner
  1. Türkçe Kompozisyon Öğretiminde (İlköğretimin II. Basamağı) Yazma Öncesinde Yapılabilecek Bazı Etkinlikler (20.06.2006)
Öğr. Gör. Dr. Mehmet Hazar
  1. Mardin “Kızıltepe-Bozhöyük” Yöresinde Beden İşaretleri (12.12.2006)
Tooru Hayasi-Faruk Yıldırım
  1. A Report on the Vocabulary of Abdal (Teber) in Southern Anatolia (26.07.2006) (Japonca)
Dr. Mehmet Hengirmen
  1. Türkçenin Yabancı Dil Olarak Öğretimi (30.05.2006)
Esin İleri
  1. Türkçedeki Fiillerin Birleşim Değeri (25.09.2005)
Yard. Doç. Dr. Nadir İlhan
  1. Çocukların Dil Edinimi, Gelişimi ve Dile Katkıları (09.01.2007)
Prof. Dr. Kamile İmer
  1. Batı Anadolu Ağızları Üzerine Gözlemler (24.10.2005)
Işıl İnce
  1. Reklam Diline Dilbilimsel Bir Bakış (05.01.2007)

admin tarafından yazılmıştır \\ etiketler:

Kas 06


DİLİN MAHİYETİ

1.TÜRKÇENİN DÜNYA DİLLERİ ARASINDAKİ YERİ VE KONUŞULDUĞU YERLER

HAZIRLIK

Türk dili, dünyada en çok konuşulan diller arasındadır. Balkanlardan Asya’nın doğusuna kadar uzanan geniş bir alanda Türkçe konuşulmaktadır. Türkçe konuşanların sayısını merak edip öğrendiniz mi?

Bilim adamları yeryüzünde üç bine yakın dil bulunduğunu tespit etmiştir. Bu dillerin hepsi, birbirinden bağımsın olarak mı doğup gelişmiştir? Yoksa aralarında akrabalık var mıdır?

Türkçe sadece Türkiye’de konuşulan bir dil değildir. Sınırlarımızın dışında da Türkçenin konuşulduğu ülkeler vardır. Hangi ülkelerde Türkçe konuşulmaktadır?

Türkiye’den başka, resmi dili Türkçe olan devletlerin adlarını öğreniniz.

Türkçenin Dünya Dilleri Arasındaki Yeri
Tarihin en eski dönemlerinden beri var olan bir ulusuz. Bu yüzden, dilimiz hem konuşma dili hem de yazı dili olarak gelişmiş ve günümüze kadar gelmiştir.

Türkçe, yeryüzündeki diller arasında Ural-Altay dil grubu içinde yer alır. Altay dilleri içinde Türkçenin yanı sıra Moğolca, Mançuca, Tunguzca, Korece ve Japonca girmektedir.
Türkçe, yeryüzünün birçok bölgesinde yaygın olarak konuşulmaktadır.
Yeryüzünde ne kadar kavim varsa o kadar da dil vardır. Son araştırmalara göre dünyada 2700 dil bulunmakta, bu sayı dillerin lehçeleriyle birlikte 5800’e kadar ulaşmaktadır.
Türkçemiz, dünyada en çok konuşulan beş dilden biridir. 1989 yılı rakamlarına göre yeryüzünde 142,500,000 kişinin Türkçe konuştuğu sanılmaktadır. En çok konuşulan diller arasında ise Çince, Hintçe, İngilizce, İspanyolcadan sonra Türkçe gelir.
En eski yazı dillerini şöyle sıralayabiliriz :
1. Çince
2. Hintçe
3. Türkçe
4. Arapça
5. Farsça

Türk ulusu, bugün dünyanın çeşitli yerlerinde varlığını sürdürmektedir. Bu nedenle çok geniş bir alanda Türkçe konuşulmaktadır. Dilimizin konuşulduğu yerlerin yüz ölçümü yaklaşık 11.000.000 km2dir.
Moğolistan, Çin, Rusya Federasyonu, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan, Tacikistan, Afganistan, İran, Azerbaycan, Gürcistan, Irak, Suriye, Kuzey Kıbrıs, Türk Cumhuriyeti, Türkiye, Yunanistan, Bulgaristan, Makedonya, Sırbistan, Bosna Hersek, Romanya ve Polonya’da Türkçe konuşulmaktadır.

Türkçenin konuşulduğu yerler, doğuda Moğolistan ve Çin içlerinden içlerinden, batıda Sırbistan’a; kuzeyde Sibirya’dan, güneyde Irak’a, Lübnan sınırlarına ve Kıbrıs içlerine kadar uzanır.

UYGULAMA
1. Türkçenin, dünya dilleri arasındaki yerini belirtiniz.
2. Türkçenin konuşulduğu yerleri yazınız.
3. Türkçenin geniş bir coğrafyada konuşulmasının sebeplerini söyleyiniz.
4. Dilimizi daha geniş alanlarda kullanılır duruma getirebilmemiz nasıl mümkün olur?

1.BÖLÜM

2.KONUŞMA DİLİ, YAZI DİLİ VE ÇEŞİTLİ YÖNLERİ

HAZIRLIK

İnsanlar sürekli olarak iletişim halindedir. Sözün yanında, beden dili de denilen jest ve mimikler; düşüncelerin, duyguların anlatımına yardımcı olur.
Ülkelerin gelişmişlik düzeyiyle yazı dil arasındaki sıkı bir ilişki vardır. Çünkü yazı dilinin gelişimi, toplumun eğitim düzeyi ve okuryazar sayısıyla doğrudan ilgilidir.
1. Konuştuğunuz gibi mi yazıyorsunuz? Konuşma dilindeki hataların yazı diline yansıtılmasının dil bilgisi yönünden sakıncaları var mıdır? Belirtiniz.
2. Duygu ve düşüncelerinizi konuşarak mı yazarak mı daha rahat anlatıyorsunuz? Niçin?

DİL
Dilin insan hayatındaki başlıca rolü, bilgiyi başkalarına nakletmek, böylece bir anlaşmaya varmaktır. Çocuk; (öğrendiği itiyatlar ve dil sayesinde ailesinin bir uzvu hâline gelir.) Ailede, okulda, sokakta öğrendiği kelimeler ve bilgileriyle aile çevresini aşarak toplum hayatının içine girer.
Dil sayesinde bir milletin yüzyıllar boyunca edindiği bilgi nesilden nesiler aktarılır. Konuşma dili; tabirleri, atasözleri, nükteleri, teşbih ve istiareleri ile şifahi bir kültür hazinesidir. Bundan dolayı okuma yazma bilmeyen insanlar dahi sadece konuşma içinde taşıdığı kültür sayesinde muayyen bir seviyeye ulaşırlar. Okuma yazma bilmeyen Türk halkının bir sağduyuya, bir hayat görüşüne sahip olması konuşma dilinin zenginliğinden ileri gelir.
Fakat yazı dili ve onun mahsülü olan kitap şifahi kültürden çok daha zengin ve emin bir kaynaktır. Kitap okuyan bir insanın bilgisi kadar, konuşması da başka türlü olur. Kitap okuyanlar kitaptan hayata bir sürü kelime naklederler.Bir memlekette kitap kültürü ne kadar zenginse günlük konuşma da o kadar zengin olur. İlim adamı köylü gibi konuşmaz ve düşünmez. Onun dili ve kafası okuduğu kitaplara göre şekillenmiştir. Bu bakımdan sadece şifahi kültüre sahip olanlar arasında, konuşma tarzında de kendini gösteren bir hayat görüşü farkı belirir. Mehmet KAPLAN
(Büyük Türkiye Rüyası, s.247)

Kelimler
İstiare: Bir şeyi anlatmak için ona benzetilen başka bir şeyin adını geçici olarak kullanma.
Nükte: İnce anlamlı, düşündürücü ve şakalı söz, espri.

Şifâhi: Ağızdan, sözlü.

Tabir: Deyiş, terim, deyim.

Teşbih: Benzetme.

KONUŞMA DİLİ – YAZI DİLİ
Dil, konuşma dili ve yazı dili olmak üzere ikiye ayrılır.

Konuşma Dili

Konuşma dili, günlük yaşantımızda kullandığımız dildir. Karşılıklı konuşmalarda dil kurallarına uyulmadığı görülebilir. Çünkü dil bilgisi kurallarına uygun konuşmayı plânlayacak zaman yoktur.

Konuşmada ses tonundan ve vurgulardan yararlanılır. Ayrıca jest ve mimikler de karşımızdaki kişiyle anlaşmamıza yardımcı olur.
Konuşma dili, konuşulduğu yer bölgelere göre farklılıklar gösterebilir; ancak bu farklılıklar yazıya yansımamalıdır.

Yazı Dili

Yazı dili, yazılı anlatımda kullanılan dildir.
İstanbul ağzı Türkçenin yazı dili olarak benimsenmiştir. Bir ulusun kültür ve edebiyat dili, aynı zamanda yazı dili ortaktır ve devlet dilidir.
Atalarımız tarih boyunca dört alfabe kullanmıştır. Başlangıçta Göktürk ve Uygur Alfabesi, İslamiyetin kabulünden sonra ise Arap alfabesi benimsenmiştir.Atatürk’ün önderliğinde, Arap alfabesi kaldırılarak yerine Türkçeye uygun olan Latin alfabesi kabul edilmiştir (3 Kasım 1928).
Diller, kendi içlerinde birtakım ait kollara ayrılır : Ağız, şive ve lehçe.

a. AĞIZ: Bir dilin bölgelere göre değişen söyleyiş özelliğine ağız denir. Türkçe, konuşulduğu yere göre farklılıklar gösterir. Örneğin; Trabzon’da konuşulan Türkçe ile Denizli’de konuşulan Türkçenin kullanımı aynı değildir.
Kitle iletişim araçlarının (televizyon, radyo gibi) çoğalması, ağız farklılıklarını azaltmaktadır. Ulaşımın kolaylaşması, ekonomik ve kültürel seviyenin artması da bu azalmaya katkıda bulunmaktadır.
Kars ağzı örneği: Ondan biz gece gahdık. Osmannı içine, gece bizi aldı gaşdılar. Gaşdığımız kimi yollarda az galdı tüenginen bizi dolandırdılar. (A. Bican ERCİLASUN)
b. ŞİVE: Bir dilin ses ve şekil farklılıkları içeren söyleyiş özelliğine şive denir. Türkçede, Orta Aysa’dan bu yana yirmiden fazla şive oluşmuştur: Kırgız, Kazak, Azeri, Özbek, Türkmen, Türkiye Türkçesi gibi.
Ayrı ağızdan konuşan insanların anlaşmaları daha kolay, ayrı şiveleri konuşanların anlaşmaları daha zordur.

Örnek:

Ahvalingiz neçük? Nasılsınız?
Özbek Türkçesi Tü

rkiye Türkçesi

Düşeceğim İneceğim
Azeri Türkçesi Türkiye Türkçesi

(Azeri Türkçesi)

Heyder Baba kehliklerün uçanda
Kol dibinden dovşan kalhub gaçanda
Bahçalarun çiçeklenüb açanda

Bizden de bir mümkün olsa yad ele
Açılmayan ürekeleri şad ele

ŞEHRİYAR

c. LEHÇE: Bir dilin, bilinmeyen devirlerde kendinden ayrılmış, çok büyük farklılıklar gösteren koluna lehçe denir.
Yakutça ve Çuvaşça, Türkçenin lehçelerindendir.
Yakutçadan örnek:
“İti kurduk munın munnan ereyin ereydien ıppıkın körön baran, töröppüt oğalah kisi süreğim asımmat sanam haytah hambanet bu ol uogay.” (Böylece bu kadar işkence yapıldığını gören ana yüreği nasıl acımasın ve aklını oynatmasın).

UYGULAMA
1. Çevrenizde yaşayan kişilerin konuşmalarına dikkat ediniz. Kişilerin konuşmalarındaki farklılıkları tespit ederek bu farklılıklardan örnekler veriniz.

Cevaplar Alttadır.

admin tarafından yazılmıştır \\ etiketler:

Kas 06

Dil, insanlar arasındaki en güçlü iletişim aracıdır.Dünya kurulduğundan bu yana insanlar, kendilerini dille ifade etmişlerdir. Dil, duygu, düşünce ve hayalin yansıdığı aynadır. Dil, maddi ve manevi değerlerin kuşaktan kuşağa taşıyıcısıdır.

Dil, millete millet kimliğini kazandıran, en önemli öğedir. Ulus egemenliği dahil, varlık nedeni olan bütün özelliklerini zamanla kaybedebilir. Fakat, sadece dilini koruyabilirse, bir gün tekrar egemenliğini ve kaybettiği değerlerini kazanabilir. Bunun için, milleti oluşturan bütün bireylerin, dillerine çok iyi sahip çıkmaları gerekir.

Dile sahip çıkmanın yolu, o dilin bütün kurallarını öğrenmekten geçer. Charles Elliot “Her insanın eğitim ve öğretiminde kazanması gereken ilk meziyet, ana dilini doğru kullanmaktır.” diyor. Delarue Mardrus, insanın kurallara uygun olarak kullanmasının, en büyük vatanseverlik olduğunu belirtiyor.Dale Carnegie ise, ana dili doğru ve güzel kullanmak için, güzle yazılar ve şiirler okumanın gerekli olduğunu söylüyor.Yahya Kemal Beyatlı ana dilimizin saflığını, temizliğini “Türkçe, ağzımda anamın ak sütü gibidir.” sözleriyle ifade ediyor.

Her milletin bir dili vardır. Bu milli dile, ana dil diyoruz. Türk milletinin ana dili, Türk dilidir, Türkçedir. Bugün Türk dili, çok geniş bir coğrafyada konuşulmaktadır.

Bu kitabın amacı, yeni yetişen gençliğimize, ana dilini en iyi bir biçimde kavratabilmektir.

Cumhuriyetimizin kurucusu büyük Atatürk,”en büyük eserim” dediği “Türkiye Cumhuriyeti”ni, Türk gençliğine emanet edilmiştir. Türk milletinin ve Türkiye Cumhuriyeti’nin en önemli simgesi, Türk dilidir. Bunun için Anayasamızda, dilimizin Türkçe olduğu belirtilmiştir. Türkiye Cumhuriyetinin muhafızları olan Türk gençlerinin, devletimizin ve milletimizin en önemli varlığı olan Türk diline de sahip çıkmaları, korumaları ve geliştirmeleri, milli görevleridir.

Komisyonumuzca hazırlanan lise Türk Dili ders kitapları, öğrencilerimize hizmet ettikçe kendimizi başarılı sayacağız ve mutlu olacağız.

Cevaplar Alttadır.

admin tarafından yazılmıştır \\ etiketler:


Eğitim ve Ögretim Sınava Hazırlık
guncel haberci bugunneleroldu Dilekçe Örnekleri