.
Kas 21

1. Servet-i Fünunun en önemli yazarlarından birisi de Mehmet Rauf’tur. Edebiyatımızda psikolojik romanın ilk örneği Eylül romanıyla vermiştir.
2. Bu romanda olay yok denecek kadar basittir. Eserde dış gözlemlerden ziyade iç gözlemler üzerinde durulmuştur.
3. eserde gizli aşk ele alınmaktadır. Sizce gizli aşk ne demktir?
4. Sıkıldığınız ya da yalnız kaldığınız zamanlarda neler yaparsınız? Yaşantınızı sıkıcı görüyorsanız, bunu değiştirmek istediğiniz oluyormu?

Servet-i fünun Edebiyatı’nın önemli yazarlarındandır. İstanbul’da doğdu. Eyüp Rüştiyesinde ve deniz lisesi’nde okudu . uzun süre ordudaki görevinde çalıştıktan sonra, subaylıktan ayrılarak yazı hayatına atıldı. İlk yazılarını Halit ziya Uşaklıgil’in İzmir’de çıkardığı Hizmet gazetesinde yayımladı. Daha sonra İstanbul’daki mektep dergisinde yazılarını Rauf vicdanı takma adı ile yayımladı. 1896’da servet-i Fünun topluluğuna katıldı. Hikaye ve roman yazarı olarak asıl üne bu topluluk içinde ulaştı. Servet-i Fünun topluluğunun 1901’de dağılmasıyla 1908 yılına kadar hiçbir yazı yayımlamadı. Bu tarihten sonra yazı hayatının ikinci dönemi başladı. Roman, hikaye, tiyatro, tenkit, gazetecilik gibi çeşitli alanlarda çalışmalarda bulundu. 1931 yılında İstanbul’da öldü.
Mehmet Rauf, tıpkı Halit Ziya gibi edebi kültürünü yerli romancılarımızdan ve onların eserlerinden almıştır. Fransızca ve İngilizce öğrendikten sonra batılı yazarları tanımıştır. Roman ve hikayelerinin temasını kişisel tutkular ve romantik aşklar oluşturmuştur. Zengin ailelerin her türlü olanaklarıyla yetişmiş, kışları konaklarda, yazları Boğaziçi ve Adalarda oturan insanların romantik duygularını işlemiştir. Bu romantikliğin kimi eserlerinde realizme yöneldiği görülür. En başarılı romanı eylül ilk psikolojik roman örneğidir. Romantik bir aşkı işleyen bu eserde kahramanların psikolojik durumları en ince ayrıntısına kadar başarılı bir şekilde verilmiştir.
Tahlillerde ayrıntıya girebilmek için olayları basit kahramanların sayısını az tutmuştur. Tahlillerin uzunluğuna rağmen sıkıcı olmaması yazarın başarısına dayanır. Gerek karakterlerin ve gerekse olayların tahlil ve tasvirlerinde gözlem ön planda gelmekle beraber yazarın buna uymadığı bazen gerçeklerden uzaklaşmasıyla görülür. Dili, Halit Ziya’ya göre daha sadedir. Fakat Üslubu oldukça düzensizdir. Bu yüzden eserlerinde basit cümle yanlışlıklarına bile rastlanabilir. Mehmet Rauf sanatlı anlatımdan kaçındığı için üslubunun Halit Ziya’nınkine oranla daha akıcı olduğu görülür. Yazarın bu özelliklerini hikayelerinde de aynen görmemiz mümkündür

Başlıca eserleri:
Romanları: eylül (1901), Ferda-yı Garam (1913), Genç Kız Kalbi (1914), Karanfil ve Yasemin (1924), Böğürtlen (1926), Define (1927), son Yıldız (1927) Kan Damlası(1928), halas (1929), Yara (1935)
Hikayeleri: Aşıkane (1908), son Emel (1913), bir aşkın Tarihi (1914), Hanımlar Arasında (1914), Menekşe (1915), Mazide Bir Günah (1920), İlk Temas, ilk Zevk (1922), Aşk Kadını (1923), Kadını isterse (1923) Eski aşk Hikayeleri (1927).

EYLÜL

Süreyya Beyle Suat hanım beş yıldan beri evlidir. Bir yaz, Boğaziçi’nde , Yenimahalle2de küçük bir ev kiralarlar. Mutludurlar. Süreyya’nın arkadaşı necip, bunların aile dostudur. Sık-
Sık gelip yanların misafir kalmaktadır.
Necip, Suat’a çok değer vermekte, ona karşı derin bir saygı beslemektedir. Bu değer veriş ve saygı zamanla şiddetli bir sevgiye dönüşür. Genç adam, sevgisini içinde gizlemektedir. Bir gün dayanamaz, Suat’ın eldivenin bir tekini çalar. Bir süre sonra hastalanır, humma nöbetleri arasında hep bu eldiveni sayıklar Suat bunu öğrenince eldivenin öbür tekini de verir, böylece her iki tarafın birbirine karşı duyduğu aşk açığa vurulmuş olur. Fakat ne Necip arkadaşına ne de Suat kocasına hıyanet edebilecek yaratılıştadır. Bu aşkı içlerinde yaşatırlar. Kış gelince yine konağa taşınırlar. Aşk gittikçe şiddetlenir ve bu iki insan karşılıklı, dayanılmaz acılara göğüs gereler. Konakta yangın çıkar, Suat konakta kalmıştır. Necip onu kurtarmak için evin içine atılır ve Suat’la birlikte aynı ateşte yanar.

Karanlıkta bu canhıraş bir feryatla başladı, ardından koşuşmalar, gürültüler, çığlıklar gittikçe artar, devam ederek çevreye yayılıyor, etraftan toplaşan telaşlı, çılgın kalabalık bir nehrin coşuşu gibi uğuldayarak yağılıyordu, koşuyor, bağırıyordu ve bütün bu sesler arasında gittikçe büyüyen bir uğultu vardı ki her şeyi yutuyor çığlıklar, naralar, bunun içinde kayboluyordu; ve bu çatlayan, kırılan camların, binanın orasından burasından boğulurcasına çıkan,hücum eden orada siyah , burada beyaz, ötede kızıl kızgın dumanların uğultusuydu; bir zaman geldi ki bir taraf bütün ateş oldu. Homurdayarak , çatlayarak, gürleyerek, alevler etrafı tuttu ; o zaman o tablo bütün bütün etrafa yayıldı, her köşeden yükselen feryatlar, naralar, çığlıklar birbirine bir kıyamet gibi karıştı…
Onlar içeride, ilk telaşın heyecanıyla sersem, çılgın, dışarı fırlamışlardı; henüz dumanlarla kıvrılan yalnızca içeriden bir kısımda homurdanan ateşin iyice aydınlatamadığı kış gecesinde birbirlerini arıyordu; camların bir kısmı patlıyor, bazısından duman, birkaçından ateş görünüyordu. Selamlık tarafı artık ateş içindeydi.
Bahçenin uğursuz aydınlığında koşuşan, haykırışan hayaletler arsında perişan kulakları yırtan bir sesle bir kadın “Süreyya, Süreyya!”diye seslenerek birini arıyordu; bu hanım efendiydi ki efendiyi bir tarafa götürerek onlar için koşuyordu, sonunda onu bulduğu zaman, “Suat, o nerede?” diye haykırdı Süreyya deli gibiydi. İşitmiyordu, bilmiyor, görmüyor gibi “ beraberdik çıkıyorduk…Fakat bilmem…” diye inliyordu, sonra acı bir çığlıkla “Suat, Suat!” diye çağırmaya, oraya buraya sersem sersem koşmaya başladı. Bir an bahçedekilerin hepsinde bu feryat işitildi “Suat, Suat!…” fakat hiçbir cevap yoktu.
Sonra bir kısık ses daha işitirdi. “Suat mı? Yok mu? Niçin?” Bu Necip’in sesiydi. Süreyya ile karşılaştılar, boğuk bir sesle birbirlerine haykırıştılar, ihtiyar kadın feryat ederek “Lakin Allah aşkın koşunuz, bakınız kızcağıza….” Diye yalvarıyordu birisi “sakın içeride kalmasın…” dedi.
O zaman Necip’le Süreyya’nın kapıya doğru koştuğu görüldü.
Aşağıdaki merdiveni henüz ateş sarmamıştı, yalnızca bir duman boğuyor, çatırtıdan, hararetten bunalıyorlardı, haykırarak merdivenin üst başına durdular, Selamlık tarafına giden koridor ateş içindeydi, harem sofası yoğun bir dumanla kayıyor, Süreyya’nın odası köşede duman içinde kayboluyordu; o zaman Süreyya orada içeri girmeye cesaret edemeyerek: “Suat! Suat!” diye haykırdı. Necip kapının önüne kadar koşmuştu, dehşetli bir hareketle boğuluyorlardı, tekrar necip, “Suat”! diye inledi, ikisine de bir inilti işitiyoruz gibi geldi, Fakat ses korkunç bir çatırtıyla boğuldu, bir fırından fışkıran alev gibi yakarak eriterek duman içinde önce bir saniye ikincide tereddüt ettiler, fakat sonra Süreyya, Necip’in vahşetle haykırarak içeri atıldığını gördü, “Necip!” diye koşmak istedi; fakat dehşetli bir çatırtıyla tavanın yıkılıp oda kapısının ateş içinde kaybolduğunu görerek deli gibi döndü…

Eylül, Mehmet Rauf,

sayfa: 281 , 282, 183

DEĞERLENDİRME SORULARI

1. Eylül romanı ile Aşk-ı Memnu romanındaki konuyu karşılaştırınız
2. Halit Ziya Uşaklıgil ile Mehmet Rauf’un sanatçı kişiliklerini karşılaştırınız…
3. Edebiyatımızda Eylül romanına benzeyen başka eserleri araştırınız.

Cevaplar Alttadır.

admin tarafından yazılmıştır \\ etiketler:

Kas 21

SERVET-İ FÜNÜN DÖNEMİ TÜRK TİYATROSU

Servet-i fünün yıllarında hemen hiç gelişme göstermeyen edebi tür tiyatrodur. İslamı geleneklere bağlı kalmayı, hürriyetleri baskı altında tutmayı prensip haline getiren Abdülhamit yönetimin, edibi türler içinde en olumsuz etkisi tiyatroda kendini göstermiştir.Türk toplumunda kadının sahneye çıkması, aile yaşamının gizliliği o günün anlayışına uygun düşmediği için milli eserler sahneye konulamamıştır. II. Meşrutiyetin ilanına kadar tiyatro ihtiyacı tercüme eserlerle karşılandı. Bu dönemde tiyatro sahneleri Ermenilere teslim edildi. Bozuk bir Türkçeyle, özellikle Fransızcadan tercüme edilen duygusal dramlar, birer perdelik komediler sahnelendi. Ancak 1908’den sonra, Servet-i fünün temsilcilerinden Hüseyin Suat, Halit Ziya,Cenap Şahabettin bazı çeviri ve uyarlama piyesler yazarak tiyatro alanında varlık göstermeye çalıştılar. Hüseyin Suat Servet-i fünün tiyatrosunun en başarılı temsilcisi olarak kabul edilir.

admin tarafından yazılmıştır \\ etiketler:

Kas 21


HALİT ZİYA UŞAKLIGİL(1869-1945)

HAZIRLIK ÇALIŞMALARI
1. Aşk-ı memnu , yazarın en olgun eseri sayılır. Romanda aşktan başka düşünceleri olmayan, çalışmadan yaşayan, gösteriş meraklısı insanların yaşayış tarzı anlatılmaktadır.
2. yazar, bu eserde birtakım gözlerden yararlanmıştır. Eserde bir Türk ailesinin iç yüzü anlatılır.
3. her insanda mutlaka bir kıskançlık duygusu vardır. Ancak bazı kişilerde kıskançlık duygusu aşırıya kaçar. Kıskançlık konusundaki düşüncelerinizi tartışınız.
4. Halit ziya, modern Türk romanın babası kabul edilir. Tanzimat dönemi romanındaki tüm eksiklikler Halit ziya tarafından giderilmiştir.

İstanbul’da doğdu(27 mart 1869). Babası uşaklı halı tüccarı Halil Efendidir. Fatih askeri Rüştiyesinde okuduktan sonra Fransızca öğrenebilmesi için İzmir’de Fransız kolejinde öğrenim gördü. Üniversitede batı edebiyatı profesörlüğü yaptı .27 mart 1945 tarihinde İstanbul’da öldü.
1895’te İstanbul’a gelerek Edebiyat-ı Cedide topluluğuna katıldı. Türk edebiyatının Avrupa tarzında eser veren ilk büyük romancısıdır. Edebiyat-ı cedide nesrinin en önemli sanatçısıdır Fransız romancıların etkisinde kalarak eserlerinde geniş tasvirlere tahlillere yer vermiştir. Sanatlı bir üslubu, çok güçlü bir gözlem yeteneği vardır. Edebiyatın bütün türlerinde eserler vermesine rağmen, asıl kişiliği hikaye ve romanlarında ortaya çıkmıştır. Realizmi benimsemiştir. Romanlarında konularını İstanbul’un zengin ve aydın çevresinden seçmiştir. Küçük hikayelerin de ise halkın arasına girmeye çalışmıştır. Roman ve hikayeleri teknik yönden çok sağlamdır. En çok eşleştirilen yönü dilidir. Arapça, Farsça sözcükleri, özellikle Farsça tamlamaları çokça kullanmıştır. Ömrünün sonlarına doğru dil konusundaki düşüncesi değişince eserlerini sadeleştirerek yayımlamıştır.
Halit Ziya, sanat anlayışına ve dönemin yayın hayatını mai ve siyah romanında anlatmıştır. romantizmin etkili olduğu bu dönemde mai ve siyah gerçekçi bir anlayışla yazılmıştır. Aşk-ı Memnu’da bir Türk ailesi bütün yönleriyle tanıtılır. Roman, özenilen alafranga hayatın bir eleştirisidir. Kırık Hayatlar’ da da ailenin tehlikelerden korunması işlenir. Hikaye-roman türünün ülkemizdeki başarının temelinde Halit Ziya Uşaklıgil’in payı büyük olmuştur.

Başlıca eserleri:
Roman: Nemide (1855-1944)bir ölünün defteri (1889-1944), ferdi ve şürekası (1894-1945),mai ve siyah (1896-1938),aşk-ımemnu (1898-1939), kırık hayatlar (1924-1944).
Hikaye: Bir yazın tarihi (…1941), Solgun demet (1901), hepsinden Acı (1934), Onu Beklerken (1935), İhtiyar Dost (1937
Anı: kırk yıl (5 cilt-1936), Saray ve Ötesi (3 cilt 1940), bir acı hikaye (oğlu Vedat’ın kendisini öldürmesi olayı)
Makale: Sanata Dair(1938-1913)

AŞK-I MEMNU

Adnan Bey, kırk beş yaşında, zengin bir adamdır. Nihal adında genç bir kızı, Bülent adında küçük bir oğlu vardır. Karısı ölmüştür. Firdevs Hanım ile iki kızı, İstanbul “mesire”lerinde (gezinti yerlerinde) “Melih Bey takımı” diye tanınırlar. Adnan Bey, şuhluğu ve serbestliğiyle ün salan bu ailenin büyük kızı Bihter’le evlenir. Bihter, bu evlenmeye, sırf Adnan Beyin Zenginliği yüzünden razı olmuştur. Fakat çok geçmeden, genç bir insanın yalnız servete değil, sevmeye de ihtiyacı olduğunu anlar ve bir süre sonra, kocasının çapkın yeğeni Behlul ile aralarında bir ”yasak aşk” başlar. Behlul, günün birinde bu aşktan ve yaşadığı bu maceralı hayattan bıkar, Nihal’ i sever , onunla evlenmek ister. Bu evlenme düşüncesini herkes iyi karşılar. Evde bu durumdan memnun olmayan yalnız bir kişi vardır: Bihter.
Bihter, aşkını korumak için isyan eder. Fakat hiçbir şeyin fayda vermediğini görünce her şeyi meydana çıkarmayı düşünür.böylece hem kendisine rakip olan Nihal’den hem kendisini böyle yüzüstü bırakan Behlul’den hem bu evlenmeyi hazırlayan annesinden öç alacaktır.
Sonunda her şey anlaşılır; Bihter kendisini öldürür; Behlul kaçar. Nihal de hayalleri kırılmış olarak yine eskisi gibi babasıyla yalnız kalır.

Nihal ancak üç gün odasında hasta kalmıştır;ama üç aydan beri iyileşme hali sürüyordu.
Hekimler babasına:
-Burada kalmayınız; kızınıza Ada’nın en bol güneşleri sık çamları altında uzun gezintiler yaptırınız!” demişlerdi. Ve üç aydan beri Ada’da, yaşlı halanın tek atlı arabasında, sabah akşam baba kıza rastlanıyordu.
Biri daha yaşlanmış, öteki daha çocuklaşmış gibiydiler onların pek az konuşarak, ama birbirine pek çok sokularak arabada yan yana bir duruşları, Çamlık’ta biri ötekinin koluna asılarak bir yürüyüşleri vardı ki onlara birbirinden iyileşme bulan iki hasta halini verdi.
Baba ile kız arasında ne Behlul’e, ne Bihter’e ilişkin bir küçük söz edilmemişti. O uğrsuz anıdan kaçıyorlardı. Geçmişten son yılları unutmuş gibiydiler. Gelecek için seyrek dakikalarda bir iki sözle huyla kuruyorlardı:
Adnan bey, yaşlı mürebbiyeye uzun bir mektup yazmış ve ondan kısa bir karşılık almıştır: Matmazel de Courton kış başlangıcında gelecekti. Şakire Hanımla kocası, cemilerine gelin ettikten sonra, artık o iki taze güvercini yuvalarında rahat bırakarak hayatlarının son yıllarını yalıda tamamlayacaklardı.
Bülent okulda geceleri kalmayacaktı. Gene bahçede uzun koşular olacak, o küçük mutfağın parlak takımları arasında kitaplarda bulunmuş yemek tarifleriyle tatlılar yapılacaktır.
Hayat gene onlar için sonsuzluğa değin bir bayram olacaktı; mademki artık baba kızına, kız babasına dönmüşlerdi.
Yalnız Beşir eksikti. Nihal:
-Oh!… zavallı Beşir! Der, sonra bu acıklı anıda durmak istemeyerek eklerdi;
-Değil mi baba? Ne kadar güleceğiz; hani ya önceleri nasıl gülerdik…
Ve mutlu zamanın mutlu kahkahalarından birini bulmaya çalışarak kesik, kuru, içinde bir acılık hıçkırığı ağlayan bir kahkaha ile kollarını babasının boynuna dolar, dudaklarını uzatır, ta çenesinin altında, o kılsız noktadan öperdi.
Ağustos sonunun bir akşamıydı; baba kız gene gezintilerine çıkmışlardı. Artık döneceklerdi. Birden Nihal terbiyelerini babasının elinden aldı:
-Rica ederim, biraz daha baba!.. dedi; sonra babasına donuk beyaz yüz gibi parlayan ayı göstererek ekledi:
-Bakınız, bize fener çekiyorlar.
Bunu söylerken dudaklarında bir gülümseme vardı. Sonra bu gülümseme elemli bir iç kırıklığı anlamıyla dudaklarının üstünde kaldı. Başı biraz öne eğik gözleri süzgün; artık esmerleşen yolun üstünden bir anının uçan hayalinizi izleyerek daldı. İşte onlar, mutlu nişanlılar tek atlı arabalarının hafif gezintisiyle uçarak, mutlu yürekli, aşklarıyla dolu, başlarının üstünde sevişenler için çekilen bir fenerle koşuyorlar, koşuyorlardı.
Nihal kamçısıyla atın karnını okşayarak bu belirsiz mutluluk hayaline yetişmek, kendisinden kaçan bu şeyi yakalamak istiyordu. Sonra birden bire silkinerek artık umudunu yitirmişçesine durdu:
-Burada biraz inelim mi? Dedi.
Onunla birlikte burada yarım saatlik bir dalınç içinde neler duymuştu!… Gene deniz uzak bir hışıltı ile gizli ezgiler söylüyor, gene ay beyaz ışıklarıyla ortalığa baygın bir gelip genişleme gülücüğü yayıyordu. Ama… Nihal düşünmemek için, görmemek için,yüreğinde acı bir düğümle, babasının

koluna asılıyor onun omzuna başını koyuyor ve kendi kendisine:
-Artık hep böyle!… diyordu.
Evet, hep böyle ve bununla mutlu olacağına yemin ediyordu. Gözlerini kapayarak o mutluluk anısını aziz-değerli bir ölünün anısı gibi ta yüreğinin derinliklerine gömecek ve babasının koluna asılarak, başını omzuna koyarak mutlu olmak için çalışacaktı.
Bunu düşünürken babasını yavaş yavaş çekerek götürüyordu. Çekti, çekti; birde çamlığa, o yeşil sevda yuvasına, o bir zümrüdün içinde oyulmuş düşe dönmek istiyordu. Sonra çamlığın ta kenarında durdu; ilerlemekten onu sanki engelleyen bir el vardı.
Orada durarak bakıyordu; belki onlar içerideydiler, o mutlu nişanlılar; Behlul’le Nihal!.. Acı bir gülümseyişle dudakları titriyordu. Birden bunu düşünmemek için benliğini zorladı. Kafasından geçen her şeyi babasına hüzünlendirmesinden korkuyordu. Artık bundan sonra hayatını babasına borçlu değimliydi? Yalnız ona ?..
Şimdi bu baba kız, yaşamak için birbirine bağlı, muhtaçtılar. Bunu yinelerken kafasından şimşek hızıyla bir korku geçiyordu: ya ikisinden biri yalnız kalırsa?.. sonra bu korkudan kaçmak için babasını çekiyor:
-Artık kaçalım!… diyordu. Ve gözlerini kapayarak yürekten bir dua ile korkuyla karşılık veriyordu:
-birlikte, hep birlikte. Yaşarken ve ölürken…

Aşk-ı memnu
Halit ziya Uşaklıgil

DEĞERLENDİRME SORULARI

1. Okuduğunuz metin sadeleştirilmiştir. Yazarın anlatımı ile ilgili tam bilgi edenilmektedir. Metindeki cümleleri inceleyerek yazarın anlatımını belirleyiniz.
2. parçadaki gerçekçi unsurlar nelerdir?
3. Tanzimat edebiyatının roman anlayışı ile Halit Ziya’nın roman anlayışını karşılaştırınız.
4. Servet-i Fünun Edebiyatı’nda sanatçılar sosyal konumları işlemekten kaçınmışlardır. Bunun nedeni ne olabilir?

Cevaplar Alttadır.

admin tarafından yazılmıştır \\ etiketler:

Kas 21

Servet-i fünün sanatçıları toplumu etkilemede romanın gücüne inanmışlardı. 1860 yılından sonra yazılan batılı anlamda roman örnekleri, Tanzimat edebiyatının yenileşme çabalarına uygun özelliklere sahipti. Tema, dil ve üslüp bakımından toplumun büyük çoğunluğunu eğitmeye yöneliktir. 1875’ten itibaren Fransız romantizmin etkisiyle özellikle Namık kemal’in sanatkarane veya şairane denilen bir anlatım şekline yönelmesi ile yeni bir çığır açılmıştır. Bu yeni anlayış kısa sürede taraftar bulmuştur. Özellikle 1880’den sonra Sami paşazade Sezai Nabizade Nazım gibi güçlü kalemlerle gelişerek servet-i fünun romancılığını etkilemiştir. Servet-i fünün romancıları daha çok Namık Kemal’in etkisinde kalarak yetiştiklerinden, eserlerinden daha sonraları realizmin ve natüralizmin özelliklerine yansıtsalar da , romantizmin etkisinden bir türlü kurtulamamışlardı. Bundan dolayıdır ki Halit ziya Uşaklıgil, eserlerinin bir çoğunda romantik olmakla suçlanmıştır.
Servet –i fünün romanının ve hikayelerinin en kusurlu yönü hiç şüphe yoktur ki dili ve üslü budur. Bu dönemin yazarları, sözlüklerden Arapça ve Farsça sözlükler bulup eserlerine aktarmakla dilimizin ağırlaşmasına neden olmuşlardır.
Servet-i fünün şairleri gibi hikaye ve romancıları da dönemin sosyal ve siyasi baskılarını yaşadıklarından sosyal ve toplumsal konulara girmişlerdir. Bireysel konuları işlemlerinden dolayı eleştirirler. Bunlar daha çok yakın çevrelerine ve kendi iç dünyalarına yönelmek zorunda kalmışlardır. Bu yüzdendir ki kişilerin iç dünyalarının üzerinde çokça durulur. eserlerin de ki kahramanların ya birbirleriyle akraba ya da dost olduğu görülür. Kahramanlar
Orta halli fakat okumuş insnalardır.
Servet-i fünün romancılığı işlediği çevre itibariyle bir türlü İstanbul dışına çıkamamıştır. Bu da çok doğaldır, çünkü bu dönemin sanatçıları Anadolu’yu ve köy yaşamını hiç tanımamışlardır. Halit ziya Uşaklıgil, bazı küçük hikayelerinde köy insanına ve yaşamını anlatmaya çalışmışsa da bundan pek başarılı (romandaki kadar) olamamıştır. Çünkü Halit ziya ne köyü, ne köylüyü nede köy yaşamını tanımıştır.
Servet-i fünuncular, Tanzimat romanının bütün kusurlarını ortadan kaldırarak romanı batılı roman örneklerinin düzeyine yükseltmeyi başarmıştır . romanlarda kolu ve karekter seçimini dikkat edilmiştir. Psikolojik tahliller geniş yer tutar. Çevre tasvirlerinde ise ayrıntılara gidilmiştir. Hikaye ve roman yazarları üslüp bakımından oldukça titiz davranmışlardır.

admin tarafından yazılmıştır \\ etiketler:

Kas 21

Şairler:Teyfik FİKRET(1867-1915),Cenap ŞEHABETTİN(1870-1934),Hüseyin SİRET(1872-1959),Hüseyin Suat Yalçın(1867-1942),Ali Ekrem Bolayır(1867-1937),Süleyman Nazi(1870-1927)Süleyman Nesip(1866-1917),Celal Sahir Erozan(1883-1935)vb.
Yazarlar:Halit Ziya Uşakgil(1866-1945),Mehmet Rauf(1875-1931),Hüseyin Cahit Yalçın(1874-1957)Ahmet Hikmetr Müftüoğlu(1870-1927),Ahmet Şuayip(1876-1901)vb.

admin tarafından yazılmıştır \\ etiketler:

Kas 21


SERVET-İ FÜNÜN EDEBİYATINDA EDEBİ TÜRLER
SERVET-İ FÜNÜN DÖNEMİNDE TÜRK ŞİİRİ
Servet-i Fünün şiiri;dil,şekil ve anlayış bakımından Tanzimat şiirinden tamamen farklıdır.Servet-i Fünün şiirinde her şeyden önce güçlü bir musiki vardır.Bu musiki özelliği,şekil kusursuzluğu bakımından daha çok Teyfik Fikret’in manzumelerinde görülür.İç musukiye oldukça ileri bir söyleyişle Cenap Şahabattin’in şiirlerinde ulaşılmıştır.Servet-i Fünün şiirine kadar Türkçe aruz ölüsüne uydurulurken,bu dönemde aruz Tükçeye uydurulmaya başlanmıştır.Muallin Naci,Teyfik Fikret,Cenap Şahabettin daha sonra Yahya Kemal ve Faruk Nazif Çamlıbel aruz ölçüsünü başarıyla uygulayanlardır.Aruz ölçüsünde ısrar eden Servet-i Fünün şairleri hece ölçüsünü tercih etmemişlerdir.
Servet-i Fünün şiirinde şairin iç dünyasındaki çalkantılar,Sevinçler,üzüntüler,bulanımlar ağırlıklı olarak işlendi.Servet-i Fünuncular toplumsal konular üzerinde durmadılar;ancak zamanla dış dünyanın güzelliklerini görmeye daha iyi tasvir etmeye başladılar.Cenap,şiir ile doğa arasında ahenkli bir denge kurmayı başardı.
Şairler,duygu ve düşüncelerini daha kolay anlatabilecek dile sahip oldular.Mısra ve beyit esasına uymak zorunluluğundan kurtuldukları için daha serbest yazdılar.Servet-i Fünün şairleri nazım şekillerini serbestçe kullandıklarından Türk şiiri,iç ve dış unsurlar bakımından gelişme gösterdi.Servet-i Fünün Dönemini Türk şiirinin olgunlaştığı bir dönem olarak kabul etmek gerekir.
Batıedebiyatının klasik şekillerinden sayılan soneyi ilk kullanan Süleyman Nesipise bu türün en olgun örneklerini Teyfik Fikret ve Cenap Şehabettin vermiştir.Divan şiirindeki müstezat şekli geliştirilmiş,Teyfik Fikret ve Cenap Şehabettin serbest müstezat şeklinin en güzel örneklerini yazmıştır.Bütün bu şekillerde uyak anlayışı,göz için değil kulak içindir.
Anlamın bir mısrada tamamlanmaması onu tamamlayacak sözcüklerin diğer mısraya bırakılması şeklindeki söyleyişin (Anjanbman-ulantı)ilk ve başarılı örnekleri Servet-i Fünün şiirinde görülür.Teyfik Fikret, bu söyleyiş özelliği ile nazmı ,nesre yakınlaştırmıştır.Aynı zamanda bu söyleyiş,şiirin bütününde güzellik anlayışına bir açıklık getirmişir.
Şiirde konu zenginliği,Tazimat döneminde Abdülhak Hamit’le başlamıştır.ancak asıl konu zenginliği,Servet-i Fünün şiirinde görülür.
Bu dönemin şiir dilini kuran Tevfik Fikret’tir.Cenap Şahabettin ‘in Fransız sembolistlerin etkisi ile yazdığı şiirinde mecazlı ve istiareli söyleyişler dikkat çekecek ölçüdedir.Çünkü Cenap Şahabettin ,Aprupada eğitim görmüştür.Teyfik Fikret ise divan ve Tanzimat kültürlerinin izlerini her zaman taşımıştır.
Servet-i Fünün Edebiyatının önemli özelliklerinden biride dilinin oldukça ağır,anlaşılması zor olmasıdır.Bu dönemin sanatçıları,eserlerinde süslü cümleler;zarif,ahenkli fakat duyulmamış sözcük ve terkibleri kullanmak yolunda sanki birbiriyle yarışmışlardır.Arapça ve Farsçadan seçtikleri sözcükleri ilk defa kullanmış olmakla adeta övünmüşlerdir.Servet-i Fünün sanatçıları kendilerine özgü bir dil yaratmışlardır,denilebilir.
Arapça ve Farsçanın zor anlaşılan sözcüklerini seçip kullanmayı hüner sayan bu anlayış Türkçenin sadeleşmesi çalışmarına da oldukça zarar vermiştir.

TEVFİK FİKRET (1867-1915)

HAZIRLIK ÇALIŞMALARI

1.Promete, eski Yunan mitolojisinde yan tanrılardan biridir. İnanışa göre insanlar ateş yakmayı bilmez ve soğuktan titreşirken ateş yakmak, gökteki tanrıların hakkıydı. Promete bu durumu doğru bulmadı, gökyüzünden ateşi çalıp insanlara verdi. Tanrılar bu hareketi küstahlık saydılar. Zeus, Promete’yi Kafkas dağlarında bir sarp kayaya bağlattı. Her sabah bir kartal gelip ciğerlerini yiyordu. Bu zalim işkence devam ederken, Herkül (Herakles) gelir, insanlık için ateş ve ışık veren, Promete’yi kurtarır.
2.Bugün bu tür kahramanlara ihtiyaç var mıdır? Niçin?
3.Türk destanlarında da bugünkü gençlere örnek olacak kahramanlar var mıdır? Araştırınız.
4.Çağdaş insanının özellikleri neler olmalıdır?

24 Aralık 1867’de İstanbul’da doğdu. Akka Mutasarrıfı olan Çankırılı Hüseyin Efendinin oğludur. Galatasaray Lisesinde okumuştur. Küçük memurluklarda bulunmuş, Fransızca ve Türkçe öğretmenliği yapmıştır. Galatasaray Lisesi Müdürü olmuştur. Servet-i Fünun dergisi etrafında toplanan sanatçı grubunun en dikkat çeken şairidir. Edebiyatımızı şekil ve ruh bakımından yenileştiren Tevfik Fikret, 19 Ağustos 1915’te İstanbul’da ölmüştür.
Tevfik Fikret, Servet-i Fünun Dönemi sanatçılarını kendi sanat anlayışı doğrultusunda etkilemiştir. Tanzimat Döneminde yenilik hareketlerine başlayanların en güçlüsü olan Namık Kemal ölmüş, yeri boşalmıştır. Abdülhak Hamit’le Recaizade Mahmut Ekrem de en olgun eserlerini vermişlerdi. Böyle bir ortamda Muallim Naci ile Hamit’i taklit eden manzumeler yazan Tevfik Fikret, 1891’den sonra kendine özgü bir dil ve uslup yakalamıştır. Bu oluşumda etkili olan şair ise parnasizm akımının temsilcilerinden Coppee’dir.
İnsan hayatının bazı dönemlerinde ruhi yönden değişmeler olabilir. Fikret’in hayatında da böyle bir değişme olmuştur. Çok iyimser olan şair 1896-1897 yıllarından sonra dünyayı kötümser bir gözle değerlendirmeye başlamıştır.
7 Şubat 1896’da çıkan 256. sayısından itibaren Fikret, Servet-i Fünun dergisinin sorumlu yazı işleri müdürü olmuştur. Bu dergide yayımladığı ilk şiirlerinde açık bir dil kullanmakla kalmamış, aruzun kalıplaşmış şeklini bozarak şiiri nesre yakınlaştırmıştır. Batı etkisinde gelişen Türk edebiyatının kesin olarak yerleşmesini sağlamıştır. 1901’e kadar kişisel konuları işleyen şair, bu yıldan sonra sosyal konuları işleyen şiirler yazmıştır. Şiirlerinde noktalama işaretlerine önem vermiştir. Bunun nedeni kendi okuyuş tarzını tamamıyla yazıya aktarabilme düşüncesindendir. Çocuklar için yazdığı Şermin isimli şiir kitabında hece ölçüsü kullanmıştır.

Başlıca Eseleri:
Rübab-ı Şikeste (1899), Haluk’un Defteri (1911), Şermin (1914).

Cevaplar Alttadır.

admin tarafından yazılmıştır \\ etiketler:

Kas 21


SERVRT-İ FÜNÜN DÖNEMİ TÜRK ŞİİRİ

GENEL ÖZELLİKLER

1. Duygu ve hayal unsurları gerçeklere tercih edilir
2. Aşk ve doğa gibi bireysel konular işlenir.
3. Toplumun geniş kesimini ilgilendiren gerçeklere sorulara değinilmez. Sanatçılar, dinin ve siyasetin dışında kalmaya çalışırlar .
4. Parnasizm ve sembolizm akımlarının etkisinde kalırlar. “sanat için sanat” görüşü benimsenir.
5. Şiirlerde sanatlı bir anlatıma başvururlar.
6. kullanılan dilin anlaşılması oldukça zordur, yabancı sözcük ve tamlamalar fazlaca kullanılır.
7. Ses, musiki, söyleyiş ve şekil özelliklerine önem verilir.
8. Kafiye;hem göz hem de kulak içindir. Görüşü kabul edilir.
9. “Terzarima”, “sone”, “balad” gibi batıdan alınan nazım türlerinin örnekleri verilir.
10. Nazım, nesre yaklaştırılarak “serbest müstezat” geliştirilir.
11. Aruz ölçüsü Türkçenin söyleyiş ahengine bozmadan başarıyla kullanılır.
12. Şiirde bütün güzelliğine önem verilir.
13. sıfatlara çokça yer verilir.doğal tasvirlerine fazlaca yer verilir.

Cevaplar Alttadır.

admin tarafından yazılmıştır \\ etiketler:

Kas 21


SERVET-İ FÜNÜN DÖNEMİNDE HİKAYE VE ROMAN

GENEL ÖZELLİKLER
1. Çağdaş Fransız edebiyatındaki realistlerden; zaman zaman da natüralistlerden etkilenerek gerçek ve gerçeğe yakın konuları ele alır.
2. Ahenkli bir anlatımı tercih etmiştir.
3. Divan nesrinde görülen secilere rastlanmaz .
4. hikaye ve romanda tasvir tahlil yetersizliği (bazen dozu kaçsa da) giderilir.
5. yazar kendini gizler.
6. olaylar genellikle İstanbul’da geçer.
7. konular bireysel yaşantılardan seçilir. Toplumsal gerçeklere değinilmemeye çalışılır.
8. Aydın çevrelerde geçen olaylar, yaşanan aşklar, dramlar, aile içi ilişkiler, hayal kırıklıkları işlenen başlıca konulardır.
9. cümleler bağlaçlarla uzatılır. Fransızca’nın etkisiyle Türkçe söz diziminde bazı değişiklikler yapılr.

Cevaplar Alttadır.

admin tarafından yazılmıştır \\ etiketler:

Kas 21


SERVET-İ FÜNÜN DÖNEMİ TÜRK EDEBİYATI

SOSYAL DURUM

Servet-i Fünün dönemi, batı etkisinde gelişen Türk edebiyatının XIX. Yüzyıl sonralarında kısa fakat yoğun bir batılılaşma hamlesi yaptığı dönemdir.
Servet-i fünün edebiyatı, recaizade Ekrem’in önderlik ettiği, servet-i fünün dergisi çevresinde toplanan genç edebiyatçıların yürüttüğü bir edebiyat hareketidir. Tanzimat hareketinden itibaren çağdaş Fransız edebiyatı örnek alındığı için servet-i fünün Edebiyatının da kaynağı XIX. Yüzyılın II. Yarısındaki Fransız edebiyatıdır.
Servet-i fünun Edebiyatı Sultan II. Abdülhamit yönetiminin istibdat (baskı) sıfatıyla nitelendirildiği bir dönemde doğup gelişmiştir. İstibdadın hürriyetleri kısıtlama anlayışı bu dönem gençlerinde ruhi bir bunalıma yol açmıştır. XIX. Yüzyıl sonralarına doğru bütün dünyayı hızla saran milliyetçilik akımı, hürriyet ve istiklal düşüncesi Osmanlı İmparatorluğu’nu da zor durumda bırakmıştır. Osmanlı imparatorluğu kendi içindeki etnik gurupların isyanı ve düşman devletlerin çeşitli baskıları karşısında her geçen gün daha da çaresiz kalmıştır. Ülkeyi yönetenler baskılarını artırarak durumu idare etmeye çalışmışlardır.
Osmanlı Devleti’nde aydın ile iktidar arasındaki sürtüşme; 1877’de Kanunuesasinin yürürlükten kaldırılması, Mebusan Meclisinin dağıtılması ile başlamıştır. Bu olaylarla birlikte, ülkenin aydınları imparatorluk sınırları içinde sonraları da dış memleketlerde gizli dernekler kurarak mutlakiyet idaresine karşı çıktılar. Zamanla da jön Türkler adı ile tanındılar.
Siyasi alanda Avrupa’ya yöneliş sanata da yansımıştır. Genç edebiyatçılarımız eski edebiyata bütün yönleriyle karşı çıkarak Fransız edebiyatını örnek almışlardır.

SERVET-İ FÜNÜN EDEBİYATI

Bu dönemde verilen eserlerde, baskıdan ötürü toplumun gerçeklerine sorunlarına değinmeyen şair ve yazarlar daha çok üslüp ve şekil üzerinde durular. Yani Servet-i fünün edebiyatı toplumsal içerik yönünden pek zengin sayılmaz. Servet-i fününcular, batı kültürüne
Özelikle de Fransız edebiyatına hayranlık duyduklarından Fransız edebiyatının anlatım ve biçim özelliklerden etkilendiler. Bu durum dönemin sanatçılarını geniş halk kitlelerinden hızla uzaklaştırmıştır. Böylece servet-i Fünün sanatçıları, o dönemin aydınlarına seslenen, konak ve yalılarda sanat tartışmaları yapan bir kimliğe büründüler. Ancak bu şairlerden sadece Tevfik Fikret, 1901’den sonra servet-i fünun çizgisinin dışına çıkarak özgürlük, barış, adalet,vatan ve millet sevgisi gibi kavramları yansıtan şiirler yazdı. Diğer şairler ise anlayışlarına aynen devam ettirdiler.
Servet-i Fünün sanatçıları şiirde parnasizmin, roman ve hikayede realizmin etkisinde kaldılar. Konularının İstanbul dışına çıkarmadılar. Verilen eserlerde koyu bir karamsarlık ve umutsuzluk kendini açıkça belli eder.
Ele alına kahramanlar, çoğunlukla az çok eğitim görmüş, sanat ve edebiyattan anlayan, ait olduğu sosyal tabakaya göre konuşturulan tiplerdir.teknik olarak güçlü olan bu hikayeler,inandırıcı olmaktan uzaktır.
Bu dönemde roman ve hikaye, büyük gelişme gösterir.tiyatro çalışmaları durma noktasına gelir.gazetecilik gerilemeye başlarken dergicilik önemsenir. Çoğunlukla Fransız edebiyatından çeviriler yapılır.
Servet-i fünun dergisi, sadece bir edebiyat ve sanat dergisi olmakla kalmamış Türk edebiyatının yenileşmesine büyük ölçüde hizmet etmiştir.

Cevaplar Alttadır.

admin tarafından yazılmıştır \\ etiketler: ,

Eki 05

Edebiyat-ı Cedide, diğer bilinen ismiyle Servet-i Fünun Edebiyatı, II. Abdülhamit döneminde, Servet-i Fünun dergisi çevresinde toplanan sanatçıların batı etkisinde geliştirdikleri bir edebiyat hareketidir. Bu hareket 1896′dan 1901′e kadar etkili olmuş ve II.
Abdülhamit’in baskı döneminden geçmiştir. 16 Ekim 1901 yılında Hüseyin Cahit Yalçın’ın Fransızcadan çevirdiği “Edebiyat ve Hukuk” başlıklı makalenin dergide yayınlanması üzerine dergi kapatılmış, dolayısıyla Servet-i Fünun topluluğunun faaliyetleri de son bulmuştur.

Servet-i Fünun Dergisi

Servet-i Fünun dergisi aslen bir bilim dergisi olarak, Recaizade Mahmud Ekrem’in Mekteb-i Mülkiyeden öğrencisi Ahmet İhsan Tokgöz tarafından 1891′de çıkarılmaya başlanır. Recaizade Mahmud Ekrem bu dergiyi bir edebiyat dergisi haline getirmek için Ahmet İhsan ile anlaşır.

Galatasaray Lisesi’nden öğrencisi olan Tevfik Fikret’in derginin Kısm-i edebi der- muharrirliği (edebiyat bölümü şefi, sorumlusu) görevine getirilmesini sağlar. O sırada Mektep dergisi de dahil olmak üzere başka dergilerde de yazmakta olan Recaizade, 1895 yılında okuyucularıyla kafiye’nin göz için mi, kulak için mi olduğuna dair bir tartışmaya girer.

Bu tartışmanın bir kısmı Servet-i Fünun dergisinde yayınlanır. 1896′da yazarın etrafındaki gençlerin de bu dergi çevresinde toplanmasıyla Servet-i Fünun topluluğu meydana gelir.

Hareketin Nitelikleri

II. Abdülhamit döneminde yaşanan siyasal ve sosyal olaylar ve devrin baskıcı yönetimi Servet-i Fünuncuların edebiyat anlayışını da etkilemiştir. Dönemin edebiyatı karamsar, bireyin iç dünyasına yönelik, hayal ve gerçek arasına sıkışmış bir tablo çizmiştir.
Bu nedenle Servet-i Fünuncularda kaçış teması sıkça işlenmiştir. Bunun en açık ifadesi, bu topluluğa mensup sanatçıların Yeni Zelanda’ya ya da Manisa’da bir çiftliğe yerleşme düşüncesindedir.[kaynak belirtilmeli]

Bu nedenlerden dolayı Servet-i Fünun edebiyatı kırılgan, hassas, duygusal bir yapıya sahiptir. Duygularını eserine yansıtmak isteyen sanatçılar kendilerini ifade aracı olarak gördükleri dili zenginleştirme çabasına girer. Bunun yansıması olarak bu dönemde Arapça, Farsça ve Fransızca’dan çok sayıda sözcük edebiyata girer.
Yani Tanzimat’ta görülen dili sadeleştirme çabaları Servet-i Fünun’da son bulmuştur. Bu nedenle akım genç kuşaklar tarafından şiddetle eleştirilmiştir.

Edebiyat yalnız aydın kesime odaklanmış ve sanat için sanat ilkesini benimsemişlerdir.
Fransız Romantiklerinden, Parnasiyenlerde ve Sembolistlerden etkilenmişlerdir. Fransız şair ve yazarların eserleri Türkçe’ye çevrilmiş ve dönemin sanatçılarınca örnek alınmıştır. Servet-i Fünun eserlerinde görülen anlam kapalılığının da bundan kaynaklandığı söylenebilir.

Servet-i Fünun edebiyatının, modern Türk edebiyatının olgunlaşmasında çok önemli bir kilometre taşı olduğu söylenebilir. Bu dönemde edebiyatımızda yoğun bir Avrupa etkisi görülür. Tanzimat’la ilk kez denenen Batı kaynaklı edebiyat türlerinde daha başarılı örnekler verilir.
Sanat, halkı bilinçlendirmek için kullanılan bir araç olmaktan çıkar ve duyguların estetik bir yansıması haline dönüşür.

Dönemin başlıca isimleri Tevfik Fikret

Cenap Şahabettin
Halit Ziya Uşaklıgil
Süleyman Nazif
Mehmet Rauf
Hüseyin Cahit Yalçın
Hüseyin Rahmi Gürpınar
Ahmet Rasim
Mehmet Akif Ersoy
Hareket daha sonraları Serveti-i Fünun dergisini sürdüren ve kendilerine Fecr-i Aticiler denilen Ahmet Haşim, Refik Halit Karay, Ahmet
Mithat ve Ahmet Rasim gibi yazar ve şairler tarafından aynı ilkelerle izlendi.

admin tarafından yazılmıştır \\ etiketler: ,


Eğitim ve Ögretim Sınava Hazırlık
guncel haberci bugunneleroldu Dilekçe Örnekleri