2009-2010 EĞİTİM-ÖĞRETİM YILI İSTİKLAL İLKÖĞRETİM OKULU 1.DÖNEM 6.SINIF TÜRKÇE DERSİ 3.YAZILI SORULARI
Ad,Soyad: Sınıf,No:
1- Aşağıdaki cümlelerin hangisinde sebep-sonuç ilişkisi vardır? Devamını okuyun »
2009-2010 EĞİTİM-ÖĞRETİM YILI İSTİKLAL İLKÖĞRETİM OKULU 1.DÖNEM 6.SINIF TÜRKÇE DERSİ 3.YAZILI SORULARI
Ad,Soyad: Sınıf,No:
1- Aşağıdaki cümlelerin hangisinde sebep-sonuç ilişkisi vardır? Devamını okuyun »
Mustafa Kemal Atatürk’ün Kronolojisi
* 1881 – Mustafa Kemal ‘in Selanik’te dogmasi.
* 1895 – Mustafa Kemal’in Selanik Askeri Rüstiyesi’ni bitirip Manastir Askeri Idadisi’ne gitmesi
* 11 Ocak 1905 – M. Kemal’in Kurmay Yüzbasi olarak Harp Akademisi’nden mezun olmasi
* 13 Nisan 1909 – M. Kemal’in 31 Mart Ayaklanmasi üzerine Hareket Ordusu Kurmay Baskani olarak Istanbul’a hareketi
* 9 Ocak 1912 – M. Kemal’in Trablusgarp’ta Tobruk taarruzunu basariyla idare etmesi
* 25 Nisan 1915 – Itilaf Devletleri’nin Ariburnu’na asker çikarmalari üzerine M. Kemal’in tümeniyle düsmani önleyerek durdurmasi
* 10 Agustos 1915 – M. Kemal’in bizzat idare ettigi taarruzda Anafartalar Cephesi’nde düsmani yenmesi
* 6-7 Agustos 1916 – M. Kemal’in Bitlis ve Mus’u geri almasi
* 13 Kasim 1918 – M. Kemal’in Yildirim Ordulari Komutanligi’nin kaldirilmasi üzerine Istanbul’a gelmesi
* 19 Mayis 1919 – M. Kemal’in Samsun’a çikmasi
* 8 Temmuz 1919 – M. Kemal’in 3. Ordu Müfettisligi’nden ve askerlikten çekilmesi
* 23 Temmuz 1919 – M. Kemal’in Erzurum Kongresi’ne baskan seçilmesi
* 4 Eylül 1919 – M. Kemal’in Sivas Kongresi’ne baskan seçilmesi
* 11 Eylül 1919 – M. Kemal’in Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti Heyeti Baskanigina seçilmesi
* 27 Aralik 1919 – M. Kemal’in Heyeti Temsiliye ile birlikte Ankara’ya gelmesi
* 23 Nisan 1920 – M. Kemal’in Ankara’da TBMM açmasi (24 Nisan’da Meclis Baskani seçildi.)
* 5 Agustos 1921 – TBMM tarafindan M. Kemal’e Baskomutanlik görevinin verilmesi
* 23 Agustos 1921 – M. Kemal’in idaresinde Sakarya Meydan Savasi’nin baslamasi
* 19 Eylül 1921 – M. Kemal’e TBMM tarafindan Maresallik rütbesinin ve Gazi saninin verilmesi
* 26 Agustos 1922 – Gazi M. Kemal’in Kocatepe’de Büyük Taarruz’u idareye baslamasi
* 30 Agustos 1922 – Gazi M. Kemal’in Baskomutanlik Meydan Muharebesi’ni kazanmasi
* 10 Eylül 1922 – Gazi M. Kemal’in Izmir’e girisi
* 1 Kasim 1922 – TBMM saltanatin kaldirilmasina karar vermesi
* 17 Subat 1923 – Gazi M. Kemal’in Izmir’de ilk Türk Iktisat Kongresi’ni açmasi
* 29 Ekim 1923 – Gazi M. Kemal’in Türkiye Cumhurbaskanligi’na seçilmesi
* 1 Mart 1924 – Gazi M. Kemal’in TBMM’ne halifeligin kaldirilmasi ve tedrisatin tevhidi lüzmunu teklif eden açis nutkunu söylemesi
* 24 Agustos 1925 – Gazi M. Kemal’in ilk defa sapka giymesi
* 15-20 Ekim 1927 – Gazi M. Kemal’in CHP Ikinci Kurultayi’nda tarihi büyük nutkunu söylemesi
* 1 Kasim 1927 – Gazi M. Kemal’in ikinci defa cumhurbaskanligina seçilmesi
* 15 Nisan 1931 – Gazi M.Kemal tarafindan Türk Tarih Kurumu’nun kurulmasi
* 4 Mayis 1931 – Gazi M.Kemal’in üçüncü defa cumhurbaskanligina seçilmesi
* 12 Temmuz 1932 – Gazi M.Kemal tarafindan Türk Dil Kurumu’nun kurulmasi
* 29 Ekim 1933 – Gazi M.Kemal’in cumhuriyetin onuncu yildönümü dolayisiyla tarihi nutkunu söylemesi
* 24 Kasim 1934 – TBMM’nin Mustafa Kemal’e ATATÜRK soyadini veren kanunu kabul etmesi
* 1 Mart 1935 – Atatürk’ün dördüncü defa cumhurbaskanligina seçilmesi
* 10 Kasim 1938 – Atatürk’ün ölümü

BÜLENT TEKİN
KARTAL YUVASI-MARDİN TARİHÇEDİR-
Kadim Mardin kenti öyküsünü betimleyen tarihi roman tarzındaki “Kartal Yuvası” adlı kitabım bu hafta-Peri Yayınları’ndan-piyasaya çıkıyor. (Yeri gelmişken, kitabımı ilk sıralara koyup basımını sağlayan Peri Yayınları sahibi ve editörü Ahmet Önal’a teşekkür etmeyi bir borç bilirim.)
Stratejik konumu nedeniyle Mardin kenti, tarih boyunca çeşitli devletlerin ele geçirmeyi hedeflediği bir yer olmuştur. Kent bundan dolayıdır ki defalarca kuşatılmış, dinlerin çarpışma alanı olmuştur. Ve belki de bu nedenledir ki bu önemli neden ve coğrafi konum kentin daha büyük bir yerleşim alanı olmasını, bir metropol olmasını engellemiştir.
Kartal Yuvası’nda anlattıklarımız Mardin’in ilginç öyküsüdür. Bu öyküde (600’lü yıllarda henüz Türkler oralarda yoktur) çeşitli ırkların ve dinlerin ilişkileri, çelişkileri, benzerlikleri ve gücü ele geçirme uğraşları anlatılır. Aslında Mardin’in öyküsünü bugüne dek anlatmayı-hikâye etmeyi-hiçbir yazar cesaret etmemiştir. Çünkü dinler ve ırklara rağmen olanları anlatmak ya da bulmak, zor olduğu kadar da diyalog dışı sayılmıştır belki de. Biz dinlerin kutsiyetine inanarak ana öykü örgüsünü pozitif düşüncelerle-olması gereken biçimde-anlatmaya çalıştık. Tabii ki tarihi romanda bizim de bir kurgumuz oldu ve bu kurgu, güçlü surları ile yüksek bir dağın tepesinde bulunan Mardin Kalesi’nin kimsenin almaya gücü yetmeyen duruşunun, heybetinin, baş eğişinin olabilirlik anlatımıdır. Dinlerin mitolojik esintilerinin dışında savaş, barış, anlaşma, çıkar, zarar, korku, çarenin akılla harmanlandığı olay örgüsü böylesi bir hikâyede olabilir(di). Çünkü her türlü kutsallık, kahramanlık, destan ve mitolojinin, olduğu kabul edilenin dışında-aslında olması istenendir!-olabilirliği, bir mantıklı anlatımı vardır. İşte Mardin’in öyküsünü böylesi bir pozitif düşünce alanında kurguladım. Yararlandığım kaynakların (kitapların) yanında anonim olarak anlatılanlar-anlatılanların 600’lü yıllardakilerle giyim kuşam dışında epeyce benzerlikleri vardır-tarihe açılan gedikler gibiydi. 600’lü yıllarda Doğu Roma İmparatorluğunun eyaletlerini aşırı vergilere bağlaması Hıristiyan, Yahudi, Zerdüşt gibi dini zümreleri rahatsız etmiştir. İşte böylesi şartlar İmparatorluğun İslam Arap ordularının istilasına direncini kırmıştır. Ve bizim öykümüz Arap, Süryani, Kürt, Ermeni, Bizans (Yunan), Pers halklarının hâkim olma, yaşama, direnme veya istila eylemlerinin olduğu (Yukarı) Mezopotamya’da yaşananları betimlemektedir. Romanda olayların betimlenmesinde ırklar ve dinler karşısında eşit mesafede olunmuş, akıl ve mantıktan kaçınılmamıştır.
Romanın ana örgüsünü temsil den Mardin Kalesi Osmanlı’ya da damgasını vurarak çeşitli tarihsel faktörlerin etkileşmesine neden olmuştur. Kürt, Türk, Arap, Ermeni, Süryani köylü ve göçebelerin tarımsal (feodal) ekonomileriyle bağlantılı olarak Kürt, Arap aşiret reislerine verilen aristokrasi unvanlarıyla Ağalık (Beylik) bağımsız bir kurum olarak günümüz Cumhuriyet’ine kadar sürmüştür.(Bugün Mardin Türkiye’nin bir kentidir.) Merkezi yönetimin nerdeyse siyasi, ekonomik ve toplumsal temsilcisi kabul edilen bu yöntem dirlik ve birlik unsuru olarak görülmektedir. Ve yerel aristokrasi ile gelinen noktanın bu bölgede binlerce yıldır olanlardan başka bir şey olmadığıdır. Aşiret, bey, ağa, şeyh, seyyid gibi ilişkilerin bolca yaşandığı Mardin’de Kürtçe, Ermenice ve Arapça’nın yanında İsa’nın dili Aramca’nın (Süryanice) konuşulması bölgedeki otantik dillere bir örnektir. Şu an itibariyle Mardin’de en kalabalık etnik grup Sünni Kürtlerdir. Mardin merkezinde bazı Kürtler Araplaşmıştır. Ayrıca bölgede uzun yıllar “güneşe ve ateşe tapanların dini” olarak bilinen Şemsilik (Zerdüştlük), “Şeytanı melek sayanların dini” olan Yezidilik (kimine göre “İslamiyet’ten sapma” kimilerine de bir “Kürt dini” sayılır), Hıristiyanlık ve Yahudilik birlikte uzun yıllar, arkaik inanç ve dinler olarak birlikte yaşayabilmiştir.
Nihayet biz bu garip kentimiz Mardin’in öyküsünü yazmaya çalışırken tüm etnik gruplara ve dinlere hoşgörüyle sığındık. Bugün Türk, Kürt, Arap, Ermeni (yok denecek kadar azdırlar), Süryani etnik gruplarının kardeşçe yaşadığı Mardin’in yazmaya çalıştığım öyküsü, okurlarımı heyecanlı bir zaman tüneline sokacağı düşüncesindeyim. Ve bu kitap rahiplerle dolu surların içinde, Roma kuvvetlerinin ve İslam komutanlarının anahtarı elinde mücadelesini anlatır. Şemsilerin ve Yahudilerin zayıflığının yanında, itaat edenlere barışla yaklaşma, direnenlere de kılıçla yok etmenin yolları sanki kendiliğinden açılmıştır bu öyküde.
BÜLENT TEKİN
1954 yılında Mardin’in Derik ilçesinde doğdu. İDMMA(Galatasaray) Kimya Mühendisliği ve ODTÜ(Gaziantep Kampusu) İnşaat Mühendisliği mezunudur. Edebiyatçılar Derneği, BESAM, TYS ve PEN üyesidir. Halen Gırgır Dergisi’nde yazmaktadır. Yayımlanmış eserleri: Kızıldan Sarıya(şiir), Tarih Tarih Olsun(şiir), Sevdanla Yaşayacaksan(şiir), Kral Situ’nun Hikâyesi(roman), Barışla Güzeldir Sevdam(şiir), Feyyo’nun Felsefesi(roman), Ölümü Vurmak Güneşi Öpmek(şiir), Bir Türkiye Çıkmazı(deneme), Kartal Yuvası(tarihi roman).
Bir dokunduk bin sorun (ah ile vah edenlerin bezginliği değil) dinledik, Sevgili Bülent Tekin’den. İyi ki dinledik Onu!
Bir dokunduk bin sorun (ah ile vah edenlerin bezginliği değil) dinledik, Sevgili Bülent Tekin’den. İyi ki dinledik Onu! Yazar Bülent Tekin, tribünlere oynamaksızın, Dünyaya Mardin’den seslenen her kalem erbabı… Az şey mi, buralarda yaşayıp, tribünlere dayanmadan kalem oynatmak? Değil elbet!
Yazarımızın her bir söylediğinin bir bir irdelenmesi gerekiyor kanımca… Yazar Bülent Tekin’in dilinden/kaleminden dökülenler, az buz tespitler/iddialar değil… Onun söylediklerine, “hadi oradan!” deyip geçiştirmek o kadar kolay da değil. (ki yıllar yılı, iki ayağı bir çoraba sokuşturulan bu bahtsız coğrafyada.) Epey tartışılacak bu Bülent Tekin röportajının, yeni dönemle ilgili bir işaret fişeği olarak da okuyabilir(sin)iz.
Evet, bu kadim coğrafyada, taşları yerli yerine oturtma yönünde olumlu/dönüştürücü bir işlev göreceği tartışmasız bir röportaj okuyacağınız kesin. Fazla söze gerek bıraktırmayacak bir açıklıkta, Bülent Tekin dimağından çıkma bu pirupak ifadeleri selamlamak dışında başka ne yapılabilir bilmiyorum. Hele ki, haylidir bulanık suda balık tutmaya çıkmış, tu kaka edilmiş bir coğrafyada yaşıyorsanız… Siyasaya dayanarak atıp tutan kimi sahibinin sesi adamların hayli dersler çıkaracağı bu Bülent Tekin röportajla ilgili düşüncelerini merak ediyorum doğrusu. Ne denir ki, fincancı katırlarının ürkeceği besbelli bu samimi/içten röportaj için yüreğine sağlık Sevgili Bülent Tekin. Sizlere de İyi okumalar Efendim.
Metin Aydın
(www. yeniperspektif. com)
Kimdir Bülent Tekin?
1954 yılında Mardin-Derik’te doğdum. Aslen Ömerli’nin Çınaraltı (Rissin) Köyü’ndeniz. Orta öğrenimim-bir yıl dışında (Ankara’da)-hep buralarda geçti. Üniversite yıllarında ideallerim vardı. O idealleri bugün bile rüyalarımda görürüm. Çünkü onlar hiç gerçekleşmedi. İdeallerimden hiç vazgeçmedim. Yazılarımda ideallerim belirginleşir. Onlar güneşin bir türlü aydınlatamadığı izbe ortamlarda tutunmaya çalışırlar. Kısacası yaşamaya çalışıyorum. Yaşıyoruz yani…
Yazı serüveniniz hakkında bize ne söyleyebilirsiniz?
Yazmaya profesyonel olarak-ki bu sözcüğü hiç sevmem-epeyce ertelenmiş olarak başladım. Memuriyet yaşantım engelledi dersem yeridir… Oysa çocukluğumda annemden, büyükannemden, yaşlı akrabalarımdan hikâyeler dinlerdim. Benim de anlattığım abartılı hikâyeler olurdu. Onları yaşıtlarıma-gerçekten yaşanmış gibi-anlatırdım. Bir kısmı korkunç ve ürpertici olurdu. Ben yine de anlatırdım. Hayal ettiklerime ben de inanırdım. İlkokuldayken-Ebul’ula İlkokulundaydım-valiliğin düzenlediği kompozisyon yarışmasında birinci seçildiğimi hatırlıyorum. Ödül olarak bana kâğıt para verilmişti(miktarını hatırlamıyorum). Lisede şiire yöneldiğimi hatırlıyorum. Üniversitede epeyce devrimci şiirler yazmıştım. “Oğul” isimli bir roman yazmaya başlamıştım. (Kumarbaz bir oğlun yoksul annesiyle olan yaşantısını anlatıyordu.) Ancak o yıllarda kaldığım yurtta, çalışmalarım-bir (polis) arama(sı) sonucu-bir şekilde yok edilmişti. Dediğim gibi memuriyet yaşantım yazın yaşamımı ertelemiştir. Ama ben-yine de-bir gün yazarım diye birçok şeyi beynime kazıdım o günlerde. Ve bir gün mutlaka yazacağıma inanmıştım.
Mardin’den dünyaya seslenen bir kalem/yürek olarak; gezegenimizin bugün gittiği istikameti nasıl okuyorsunuz?
Uygarlıkların beşiği bir bölgenin (Mezopotamya’nın) kentidir Mardin. Öyle olmasına karşın mahzun bir duruşu vardır. Çünkü o ilk uygarlıkların yerine bugün ABD gibi ülkelerin uygarlıkları her yerde egemen. Silah, savaş, katliam, kan, jenosit, ekosit, ABD gibi büyük ülkelerin bakış doğrultusuna göre belirleniyor. Gezegenimiz bir ABD krallığına doğru gidiyor. Ülkelerse nerdeyse birer yeni kent… Bu, uygarlıkların yerini gücün alması demektir. Bu gezegen-tek kutuplu dünyada-artık bu yönde bir akıntıda… Uzay çalışmaları, petrol, enerji, silahlanma, nükleer silahlar bu gezegeni cendereye sıkıştırılmış insan yaşantısına götürmektedir. Bulunacak yaşanabilir-uzayda-yeni bir gezegen belki de bu gezegendeki yaşayanları piramitleri yapan kölelere dönüştürecektir. Bu çok fantastik bir kurgu gibi gözükse de dünya krallarının insafını kontrol etmek de elde değil!
Entelektüel üretiminizde sizi etkileyen/etkilemiş olan gelişmeler nelerdir?
Entelektüel kuşatmayı olumsuz bulmuyorum. ( Fransız Devrimiyle edebiyatçılar, dillerini ve düşüncelerini dinsellikten arındırdılar. İşte bu tip-lâik düzenlerde düşünceyi vahiy ve dinsellikten ayıran-pozitif bilgi üreten düşünürlere “entelektüel” dendi.) Okumak, tartışmak, konuşmak, öğrenmek ve en önemlisi söylemek, yani hiç saklamamak olumluluktur. Nitelikli edebiyat, okuma, yazma, enformasyon, hoşgörü ve kültürel zenginlikler… Tüm bunlar ancak ideolojik yaklaşımları aşarak resimle, müzikle, yazıyla, eleştiriyle, yayıncıyla, çevirmenle yani daha çok entelektüelle elde edilir. Yapıtlar ancak bunlarla üretilir. Sanatçı-ideolojileri aşarak-insanın yaşadıklarında sevgiyi, kanı, şiddeti, acıyı, sevinci, ölümü, aşkı yani her türlü insan hallerini anlatmalıdır diye düşünürüm. Beni bu temalar tetikliyor.
Aydın insandan çok siyasetçi devşiren bir coğrafyada yaşamak/yaşıyor olmak, nasıl bir getirisi/götürüsü var?
Aydınlanma özgürlüğün zorunluluğudur. Özgürlüklerin siyasetle ilintisi doğaldır. Ancak özgürlük burada bireyin özgürlüğü yanında toplumsallaşmasını da kapsar. Adı üzerinde “aydın”, yani Aydınlanma’nın ürünü… Kültürüyle, edebiyatıyla tekmil bir aydından bahsediyorum. Kimliğine sahip çıkan, insani ve kültürel taleplerini bilen ve istemesini bilen kişi. İyi yazan ve iyi edebiyat yapan… Kötü yazma şansı olmayan biri. İşte böylesi bir entelektüel aydın fedakârlıkların insanı olmak zorunda. Ama ne-yazık-ki bunların büyük kısmı bu değerleri politika arenasında salt belediye başkanı, milletvekili, encümen gibi makamlara yükselmek için kullanabilmektedirler. (Bakıyorsunuz bugün bile önemli sayılan bir şair milletvekilliği uğruna seçime katılabilmektedir.) Oysa aydının birinci görevi yaşadığı topluma sorumlu olduğu borcu ödemektir. Bu borcu tanımlarsak-onun makam ve parayla ilintisi düşünülemez. Bu borç doğruları ve gerçekleri anlatı sanatıdır.
Sizi yazmaya sevk eden itki nedir, ya da yazmasaydınız ne değişirdi hayatınızda?
Beni yazmaya iten neden, işte böyle halkıma olan borcun ödenmesi olarak düşünülebilir. Ben ölmeden-yaşarken-tüm hikâyelerimi, öykülerimi, romanlarımı, şiirlerimi, anlatılarımı insanlara ulaştırmak istiyorum. Yazar olanla-bulunanla-,yetinmeyendir. Durumdan memnun olmayandır. Muhaliftir. Olmak zorundadır. Yeni anlatılar bulmak zorundadır. Yazmaya iten bir neden de kendimi sorumlu tutmamdır: Hem kendimi, hem de toplumu değiştirerek, yaşam(ay)ı sevmek ve sevdirmek istiyorum. Toplumun yazgısıyla ilgilenmeyi kendime bir görev sayıyorum. Çünkü egemenlerin uydurduğu masallarla uyuyan, uyutulan insanımıza, egemenlerin oligarşisini yıkacak gerçekleri göstermek. Bunu da-en güzel-edebiyatla yapabiliriz diye düşünüyorum. Yani halkımızın, ezilenlerin-egemenlerin, ezenlerin değil-gerçek hikâyelerini yazabiliriz. Gerçeği, olanları, duyulmayanları herkesin anlayacağı şekilde anlatmak… Yani açık açık anlatmak…
Yaşadığınız coğrafyadaki aydın memba hakkında neler söyleyeceksiniz?
Öncelikle Mardin ve yakının
a değinmek isterim. Aydın ya da yazar olarak tanınanların birbirinden uzak ve soyutlanmış halleri içler acısıdır. Açıkça söylenmese de-bunu söylemeyi bir görev biliyorum-kıskançlık, çekememezlik, edebiyat düzeyini kıskanma gibi duygular onları birbirinden uzak tutan nedenler arasındadır. Bir de, bir ideolojiye (siyasete) dayanarak, Türk ve dünya edebiyat çevreleriyle özel ilişkiler kurabilmekte cevval olanlar çıkabiliyor. Aslında hiç inanmadıkları halde-o ideolojiye inanmış gibi görünerek-bölgenin en büyük yazarlığına oynama başarısı göstermek bana göre evrensel edebiyat ilkeleriyle uzlaşmaz bir durumdur. Bunu başaranlara şapka çıkarmaktan başka ne yapabilirsiniz? Her çıkan dergide, kimi gazetede yazabilmek nasıl bir meziyettir. Benim kitaplarımı bırakın basmaya, sözde editörlerine okutmaya bile bir buçuk yıl sonrası tarihleri bile ümit vermeyen büyük kitapevleri bazılarının kitaplarını –içeriğine ve edebiyat düzeyine bakmaksızın-salt siyaseten basarsa buna helal olsun demekten başka ne diyebilirsiniz? Türkiye’de ve bu bölgede büyük yazar olmak için-yalandan bile olsa-Kürt siyasetinin içindeymişsiniz gibi görünmek gerekiyor ne yazık ki! Oysa yazarı büyük yapan yapıtlarının edebi düzeyi olmalıdır. Tek mihenk taşı bu olmalıdır. Tabii ki yazdıklarınızda verdiğiniz mesaj sizi ezen ya da ezilenlerin yanına (safına) itebilir. Bunu yadsımıyorum. Ama edebiyat eğer yapılacaksa ideolojileri aşarak objektif anlatımlarla büyük yapıtlar yaratabilir diye düşünüyorum. Beni destekleyen bir siyasi parti ya da belediye yok. Bu nedenle bir ideolojik fayda bekleyen edebiyat çevreleri bize sıradan gözle bakar. Aykırı yazılarımızdan dolayı hiçbir belediye ya da siyasi parti bizi danışmanı ya da kültür sorumlusu yapmadı. Çarıksızların, kimsesizlerin, garibanların, ezilenlerin yazarı olduğum için de bir sponsorum yok. Kitaplarımı yayınlamakta büyük zorluklar çekiyorum. Kürt sorununa insanca yaklaşma başka bir şey ama bu tip yazar görünenlerle edebiyat kurumlarının onları bizim çok üzerlerimize çıkarmalarını da pek doğru bulmuyorum. Çünkü onların bakması gereken tek nokta, güzel yazmak olmalıdır derim. Bu benim kişisel görüşümdür. (Büyük yazar Mehmet Uzun’un Pen’e üye edilmesine ilk sevinenlerdenim. Ve Pen Başkanını telefonla kutlamıştım. Çünkü Mehmet Uzun, Kürtçe kadar Türkçeyi de güzel kullanırdı. Ve Pen Başkanına Pen’in güzel yazma kriterlerine bağlı duyarlılığının devamını temenni etmiştim.) Mardin’de yaşayan bir yazarla İstanbul’da yaşayan-mesela Murathan Mungan-yazar arasında çok büyük fırsat ve kabul eşitsizliği (farkı) vardır. Taşradakiyle metropoldeki arasında hiyerarşik fark yayınevleri, jüriler, edebiyat çevreleri, edebiyat örgütlerince de ne yazık ki yapılmaktadır. (Ben bu örnekte Murathan Mungan’ın şahsına yönelik bir suçlama yapmak istemedim. İki Mardinli yazar örneği vermek istedim. Kişisel olarak Murathan Mungan’ı büyük bir edebiyatçı olarak görmekteyim. İlkokul öncesi evimiz ilçede (Derik) olmasına karşın -babamın ve babasının meslekleri dolayısıyla arada sırada görüşen ailelerimiz vasıtasıyla- Mardin’e gelişlerimizde benden bir yaş küçük olan Murathan Mungan’ın bindiği dört tekerlekli kırmızı oyuncak taksisini unutmuş değilim. Böylesi bir taksi, o yıllarda Mardin’de sadece Murathan Mungan’da vardı. Ama bugün belki de Murathan Mungan benim adımı bile duymamıştır. Çünkü Mardin veya Diyarbakır’a her gelişinde onu dolaştıranlar, misafir eden bizler değiliz ve bize kimse o günleri haber vermemektedir.)
Yazarların (kitapların) çok satması için reklâm, medyatik olma, şöhret olmasını popüler kültür zorunlu kılmaktadır. Ülkemizde ve dünyada, bir çalgıcı-şarkı söyleyici ansızın bir anda en iyi yazar olabilmekte ve ödül alabilmektedir. Çoğu kez aynı (ya da benzer) isimlerden oluşan jürilerin “bu sefer sana, gelecek sefer bana” şeklinde ödül dağıttığı kanaati edebiyatçı çevresinde (yazarlar arsında) oluşabilmektedir. Ben bir kez -Diyarbakır Belediyesinin düzenlediği Ahmet Arif şiir yarışmasıydı yanılmıyorsam- dışında-dilim yandı!-hiç yarışmalara katılmadım. Çünkü benim gibilerinin ödül alacağı kanaatinde değilim. (Bunlar bir suçlama değildir. Salt benim kanaatlerimdir, yanılıyor da olabilirim.) Yazılarımda tabii ki bir dünya görüşüm vardır, ama hiçbir partiyle politik bağım olmadı. Diyarbakır Belediyesinin bölge ve uluslararası yazarları çağırdığı kültür festivallerine hiç çağrılmadım. Ama o festivallerde-şarkıcısından türkücüsüne-birçok şöhret misafir edilmektedir. Söz konusu belediyenin-yanılmıyorsam-50 bin civarında bastırdığı bir öykü kitabında tek bir öyküm yayımlanmadı. Haberim bile olmadı. (Oysa araştırarak Türkçe yazdığım, “Siyabend ile Xecê” ve “Cembelî Destanı” adlı iki (Kürt) öyküm bu kitapta yer alabilirdi diye düşünüyorum.) Şöhret yazarlar ve belediyelerin gücü belki de-kim bilir?-kimilerine şöhret yolu açabiliyor. Oysa iyi edebiyatçı en iyi yazandır! Her ne hikmetse büyük yayınevleri, tv’ler, gazeteler benim gibileri hiç tanımıyor. Mardin’de bile, valilik ya da belediye beni hiçbir kültürel forum ya da toplantıya davet etmedi. Ben yine de bunda bir art niyet aramıyorum: Unutulduğumu sanıyorum!
Sizce kimdir aydın?
Aydın, yerleşik-bozuk düzeni eleştirebilen kişidir. Bir profesöre her zaman aydın denmez. Bazen bir işçinin, bir köylünün aydın olma olasılığı olabilir. Ekonomist, teknokrat, bürokrat kendi dalında uzman olabilir. Ama aydın olma kıstası toplum yazgısıyla ilgilenmek, yazgıyı değiştirme tavrını alabilmektir. Çıkar çevrelerinin oluşturduğu kirlenmeyi-egemen sınıflarca suç sayılsa da-eleştirebilme cesaretini gösterebilendir. Aydının görevi, gerçeği berrak, açık, olduğu gibi göstermek; çirkin ve kötüden sıyrılıp, en güzel ve en iyiyi meşrulaştırma çabasına girmektir. Yeri gelmişken bana göre önemli bir konuya değinmek istiyorum: Ara ara-haklı nedenlerle-“aydınlar bildirisi” adı altında medyada bazı metinlere rastlıyoruz. Yaşar Kemal gibi büyük yazarları da kapsayan bu grupta-bazen hiçte tanımadığım, belki de adını ilk kez duyduğum?-çeşitli mesleklerden kişilerin adlarını okuyorum. Yazılan metinleri çoğu kez benimsiyorum ama kimse bana sormadığı için-daha doğrusu haberim olmadığından-salt duymakla kalıyorum. Önemli edebiyatçıların ve aydınların yanında ismini yazdırabilme olanağını yakalayanları takdir etmemek elde değil. Ancak böylesi bir grup-dünyanın en büyük edebiyatçılarını veya aydınlarını içerse de-ayrıcalıklı oligarşik bir grup oluşturduklarının ayırdında mıdırlar? Bizler neden yokuz? Şöhret sayılmadığımızdan mıdır? Kimdir bu listeleri hazırlayanlar? Bazı belediyelerle ya da siyasi partilerle ilişkisi olanlar bizden aydın mıdırlar? Yaşam(ay)ı savunmuyor muyuz yoksa? Ancak, ben yine de kimseyi suçlamıyorum-belki de bugüne dek yazdıklarımız önemli sayılmıyordur, kim bilir? Biz yine de aydınlık arayışında yol göstermeye devam edeceğiz. Çünkü binlerce yılın ürünü olan-salt Aydınlanma’yı, Rönesans’ı, Reform’u göz önüne almıyorum-terle, emekle, cefayla yaratılan sanatçı ve ürünlerinin yok sayılması ya da unutturulmasına kimsenin gücünün yeteceğine inanmıyorum.
Şu anki çalışmalarınız neler?
Peri Yayınları’ndan yeni bir kitabım çıktı(Kartal Yuvası). Mardin kentinin öyküsünü anlattım. Zor ve zaman alıcı bir çalışmaydı. Dinlere ve ırklara eşit mesafede davrandım. Dinlerin kutsiyetine inanmakla birlikte olayları olabilirlikleri şeklinde ve pozitif düşünceyi kullanarak yazdım. Mardin’in öyküsü hiç yazılmamıştı. Birileri yaz
malıydı diye düşünüyordum. Benim her hafta Gırgır Dergisi’nde bir yazım yayımlanmaktadır. Yani köşe yazarlığı yapmaktayım. (Fırsat verildiğince Esmer Dergisi’nde de yazacağım.) Ezilenlerin, çarıksızların, baldırı çıplakların, kimsesizlerin, alttakilerin hikâyelerini yazmaya devam ediyorum. Bu kez amacım, bu insanların öykülerini anlatan bir deneme kitabıdır.
Son olarak ne söylemek istersiniz?
İnsani ilişkilerin, diyalogların artmasını isterim. Ülkede demokratik yaklaşım ve anlayışların hâkim olmasını dilerim. Kürt sorununa düşmanca bakılmaması gerektiğine inanıyorum. Çokkültürlülüğün, çok dilliliğin zenginliğin ve uygar olmanın göstergesi olduğuna inanırım. Eşitlik, kardeşlik, barış, insan hakları, tam demokrasi, insanımıza en yakışandır diye düşünürüm. Demokrasi ve özgürlüğün, birçok insanlık değerinin yok sayıldığı, değiştirildiği, unutturulduğu, içinin boşaltıldığı gibi yok sayılmamasını isterim. Yazarların sistem ya da egemenlerden gelen yoğun baskılara onurla dayanarak gerçekleri hep yazacaklarına inanıyorum. Ve bir edebiyatçı olarak, yazarın yazdıkları hiç bitmez diyorum. Romanların birer gelinlik beyazlık ve güzelliğinde ulusları birbirine bağlayacağı düşüncesindeyim. Bana gösterdiğiniz ilgiye teşekkür ederim.
not: yazarın isteği üzerine yeniperspektif.com dan alınarak yayınlanmıştır
Adım Okan 1992 doğumluyum İstanbul’da oturuyorum 4 kişilik bir aileyiz bir tane abım lise 2’ye gidiyor.Hobilerim; müzik dinlemek, top oynamak ve bilgisayar oyunu oynamak ama gezmeyi sevmıyorum çünkü biraz kilo sorunum var.En sevdiğim şarkıcılar ceza,dj akman,dj onur,Burak kut ve Özcan deniz
İzlediğim filmler, arka sokaklar ve iki aile evde beslediğim bir tane muhabbet kuşum var.Onu sokakta yakaladığım için biraz ürkek siyah saçlıyım,kahve rengi gözlerim var,orta boyluyum derslerimde başarısız olsamda derslerime çalışıyorum
Arkadaşım yasin
1990 doğumlu istanbulda yaşıyor.Arkadaşlarım genellikle benden büyüktür.Okulu bıraktı tekstil işinde çalışıyor.Hafta sonları bizi hep top oynamaya çağırır çünkü top oynamayı çok seviyor.Küfür etmeyi hiç sevmiyor beş vakit namazını kaçırmamaya çalışır.Gözleri yeşil olduğundan herkes gözlerini beğenir.Arkadaşım hakkında yazacaklarım bu kadar.
Arkadaşım Ali 15 yasında lise 1’e gidiyor.hobileri; top oynamak,gezmek ve müzik dinlemek sabahları okula birlikte gideriz.Bizim mahallede oturuyor.ilkokulda’da beraberdik.Okulda durmadan yaramazlık yapar ama dersleri iyidir.
Arkadaşım Ensar 17 yaşında lise3’e gidiyor.Şarkıcılardan murat kekilli,Cengiz kurtoğlunu sever.Gezmeyi internette çet yapmayı sever çalışkandır.Bizi toplar hep beraber gezmeye gideriz
Arkadaşım Özgür 17 yaşında okulu bıraktı işe bir girip bir çıkıyor şu anda çalışmıyor.internette sabaha kadar çet yapar. Biraz yapılıdır ama o bundan memnun şakacıdır, uzun boyludur, top oynamayı sever Rizeli olduğundan bazen bize o şiveyle konuşur.
FEVZİ ODABAŞI
Fevzi odabaşı 1989 yılında İstanbul-Kasımpaşa’ da doğdu. Pek sağlam bir çocuk olarak doğmadı doğduğunda beyinden sakat doğdu. 6 yaşından beri silah
Kullanıyor. İlk cinayetini 8 yaşında işledi. 10 yaşındayken kapkaça başladı. Hobileri arasında adam öldürmek, hırsızlık yapmak, sarkıntılık yapmak ve araba
Parçalamak bulunur. Kendisi ayda 1 kez safariye çıkar. Bugüne kadar 16 tane fil ve 21 tane aslan öldürmüştür. Kendisi karafatma hamamböceği ve fare
Yemeye bayılır.
Kendisi şu anda öldürdüğü 26 kişi yüzünden hapiste.
.
BEYZA
Ben Beyza 1993 yılında İstanbul-Beykoz’ da doğdum. Hobilerim: sinemaya gitmek, bilgisayar oynamak, arkadaşlarımla gezmeye
Gitmek. Fobilerim: uçağa binmek, asansöre binmek. En sevdiğim renk kırmızıdır. İzlediğim diziler: Hatırla Sevgili, Avrupa Yakası v.b. Korku, macera, komedi
Filmlerinden hoşlanırım. Genellikle rap şarkılarını dinlemekten hoşlanırım. Özellikle Ceza ve Sagopa kajmer hayranıyımdır. Seneye eşit ağırlık seçmeyi
Düşünüyorum. Büyüyünce avukat olmak istiyorum.
şaban tatlı
1989 yılında Almanya-İserlohn da doğdu. 12 yaşında Türkiye’ ye geldi. Eğitim ve Öğretim hayatının geri kalan kısmını Türkiye’ de geçirdi. Hobileri: kitap okumak
film izlemek, spor yapmak, seyahat etmek gibi. Dinlediği sanatçılar: Sezen Aksu Tarkan v.b. Eğitim öğrenimine şu andan Marmara üniversitesi Alman dili ve
edebiyatı bölümünde devam ediyor.
SÜLEYMAN ABASIYANIK
Süleyman Abasıyanık 1958 yılında Hakkari’de doğmuştur. Hobileri: ayak tırnaklarını yemek, okyanusta köpek balıklarıyla oynamak ve kavga etmektir.
Adam dövmekten çok hoşlanır. Sinirlendiği bir adamı öldüresiye döver. Kendisi akıl hastanesinden yeni çıkmıştır. Arkadaşlarıyla bir araya geldiklerinde
Yaz kış demez denize girerler. En çok okyanusta yüzmeyi severler. Geçen hafta okyanusta yüzerken bir köpek balığı avlamışlar ve köpek balığının dişlerinden
Kendilerine kolye bileklik yapmışlar. Yaşına rağmen geçen hafta okyanusa yüzemeye gitti en sonunda köpek balıklarına yem oldu.
SERPİL KÖROĞLU
İstanbul / Üsküdar doğdu. Aslen İspanyol kökenli. En sevdiği sanatçılar Bülent Ersoy, Ferhat Güzeldir. En sevdiği renkler mor ve turuncudur.
Mor ve turuncu giymeği sever. Hobileri : burnuyla oynamak, yellenmek ve yerlere tükürmektir. Serpil 2 yaşındayken 5 katlı bir binadan düştü hiçbir yeri
Kırılmadı. En sevmediği şey ise kitap okumak. Kitaplardan nefret eder. Hatta itaplara karşı alerjisi vardır. Serpil’ e küçükken 6 kez araba çarptı, 4 yaşındayken
Uçaktan düştü. Küçüklükten beri olmak istediği meslek çöpçülüktür.
Şimdi çok mutlu bir çöpçüyle evlendi, çöpçülük yapıyor ve çöplükte yaşıyor…
yORUMLARDAN…